Ece, peluş tavşanını koltuğa oturttu ve ona ciddiyetle parmağını sallayarak:
— Burada otur, yoksa büyük büyükannem gelir senin yerini alır!
Ayşe, sekiz yaşındaki kızının mırıldanışını duyunca gülümsedi, mutfakta camları silmeye devam etti. Duvar saatindeki küçük kuş figürü, sevinçle tik tak yaparak büyükannenin gelişini sayıyordu. Büyükanne Emine Hanım, yakın zamanda seksen üç yaşına basmıştı.
Dokuz yıl sonra ilk kez böyle bir yolculuğa çıkmıştı — ülkenin bir ucundan diğerine, torununu kucaklamak ve ilk kez büyük torununu görmek için.
Bir zamanlar Ayşe, ailesi ve büyükannesiyle küçük bir Anadolu kasabasında yaşardı. Ama 2004’te ayrıldı, evlendi, yeni bir hayat kurdu. Annesi neredeyse her yıl ziyaret ederdi, ama büyükanne, yaşına rağmen, torununun bir gün geleceğini umutla bekledi.
Ancak genç çiftin hayatı iş ve ev kredisiyle doluydu. Tatiller nadirdi ve memlekete gitmek hep ertelendi.
Bu sene Ayşe’nin annesi gelecekti, ama onun yerine seksen üç yaşındaki Emine Hanım, yorgun kalbi ve ağrıyan ayaklarıyla, binlerce kilometreyi aşarak geldi.
— Anne, büyükannem ve anneannem varken neden büyük büyükanneme ihtiyacımız var? — diye sordu Ece, çocuksu bir dürüstlükle kollarını kavuşturdu.
— Nasıl neden? O benim büyükannem, senin de büyük büyükannen. Bizi görmeye geliyor! Sana ondan bahsetmiştim.
Ece burnunu kıvırdı:
— Ama o çok yaş-lı!
Ayşe, Emine Hanım’la telefonla konuşur, Ece büyüdükçe onunla da sohbet ettirirdi. Fotoğrafları da vardı. Ama anlaşılan, telefondaki ses ve resimler yerini tutmamıştı. Ece, büyük büyükannesini hiç görmemişti ve onu sadece “yaşlı bir kadın” olarak görüyordu.
Ayşe kızına kızacak oldu ama kendini tuttu. Vicdanı sızlıyordu: dokuz yıldır bir türlü memlekete gidememişlerdi. Ece’nin yanına oturdu ve anlatmaya başladı:
— Evet, o yaşlı. Ama o bizim ailemiz, tıpkı büyükannen ve anneannen gibi. Büyüklerimize böyle konuşmamalıyız. Emine Hanım harika bir kadın, onu seveceksin.
Ece anlamış gibi göründü, ama Ayşe’nin içinde bir burukluk kaldı. Kızının büyük büyükannesini tanımaması, kendisinin de onu ziyaret edememesinin utancı…
Aynı gün Ayşe, postadan bir kargo aldı. Gönderen Emine Hanım’dı. Tuhaf, çünkü birkaç gün sonra kendisi gelecekti. Paketi açtığında içinden hediyeler ve özenle katlanmış eşyalar çıktı. Ece, yanında dolanırken ilk önce antika bir yelpazeyi fark etti. Hafif sararmış ama zarif, sanki geçmiş yüzyıldan kalma gibiydi. Yanında dantel eldivenler ve ayrı bir pakette gösterişli bir balo elbisesi vardı.
— Vay canına! Bu da ne? — Ece’nin gözleri büyümüş, kumaşı eline almıştı.
— Büyükannemin bunları niye gönderdiğini anlamadım, az sonra kendisi gelecek zaten, — dedi Ayşe şaşkınlıkla.
— Bu onun mu? — Ece şüpheyle baktı. — O da benim gibi dans mı ediyordu?
Elbise, eski olmasına rağmen işlemeleriyle göz kamaştırıyordu. Akşam boyunca ikisi bu eşyalara bakıp büyükannenin niyetini tahmin etmeye çalıştılar. Ece yelpazeye aşık olmuş, eldivenleri denemişti (büyük gelse de). Kendisi için de böyle bir elbise hayal ediyordu.
— Büyüyünce sana da böyle bir tane dikeriz, — dedi Ayşe gülümseyerek.
Üç gün sonra Ayşe’nin eşi Mehmet, Emine Hanım’ı havaalanından almaya gitti. Ayşe, Ece’nin “yaşlı” sözünü hatırlayıp endişelendi, kızının ağzından kaçıracak bir şey çıkmasından korkuyordu.
— Hanımlar, buyurun misafirimiz geldi! — diye neşeyle seslendi Mehmet kapıda.
Ayşe, onun sesindeki heyecanı hemen fark etti.
— Müthiş bir büyükanne, — diye fısıldadı eşine göz kırparak.
Arkasında Emine Hanım duruyordu: şık bir manto, küçük bir şapka, alçak topuklu çizmeler ve elinde çantası. Hafifçe çekilmiş kaşlar, ince bir eyeliner, kusursuz ruj… Ayşe çocukluğundan beri onun sözünü hatırlardı: “Ruj, ayna olmadan bile mükemmel olmalı.” Ve büyükannesi bunu bir usta gibi başarırdı.
— Büyükanne! — Ayşe gözyaşlarını tutarak ona koştu.
Uzun uçuşun ardından Emine Hanım yorgun görünüyordu, ama gözlerindeki sıcaklık en soğuk günü bile eritebilirdi.
— Canım torunum, — dedi büyükanne kollarını açarak.
— Ben işe gidiyorum, siz onsuz eğlenin, — diyerek Mehmet gülümsedi ve ayrıldı.
Ece, misafiri hâlâ gözlemliyor, nasıl davranacağına karar veremiyordu. Emine Hanım, büyük torununu fark ettiği anda ona şefkatle baktı, ama onun çekingenliğini hissettiği için sarılmadı. Gülerek salona geçti, Ayşe’ye yaslanarak.
— Yol benim yaşıma göre değil, ama sizi görmek için dayanamadım. Daha önce gelirdim ama şu kırık… bu yaşta…
— Büyükanne, asıl biz utandık, — diye iç çekti Ayşe. — Önce iş, sonra Ece doğdu…
— Hepsinin farkındayım, canım. Şimdi oturup biraz dinleneyim.
— Belki uzanırsın? Sonra yemek yeriz…
— Ah Ayşe’ciğim, artık sabah mı akşam mı bilemiyorum, saat farkı kafamı karışEmine Hanım, Ece’nin elini tutup gülümseyerek, “Hayat ne kadar hızlı geçerse geçsin, sevgiyle bağlanan kalpler asla yaşlanmaz,” dedi.




