«Her Şeyi Anlıyorum… Ama Sen de Beni Anla»: İllüzyonları Yıkan Gerçek

“Her şeyi anlıyorum… ama sen de beni anla”: İllüzyonları yıkan gerçek

O gün Sevim, her zamanki gibi öğle yemeği hazırlıyordu—etleri güveç için doğruyordu. Mutfakta soğan kokusu, tavada çıtırdayan yağ sesi vardı ki, oturma odasından telefon çaldı. Kocası—Cem—ahizeyi kaldırdı. Sesi gergindi:
“Alo?”

Sonra—uzun bir sessizlik. Öyle uzun ki, sanki biri durmadan konuşuyor, o da sadece dinliyordu. Sevim ellerini önlüğüne sildi ve mutfaktan çıktı. Koridor bomboştu. Telefon kablosu çocuk odasına doğru uzanıyordu. Kalbi sıkıştı. Nedensizce, sanki bir hırsızmış gibi, parmak uçlarında yavaşça ilerledi.

Yarı açık yatak odası kapısından gelen fısıltıyı duydu. O sesle, hiç ona böyle konuşmamıştı.
“Gülşah, lütfen sakin ol… Anlıyorum, gerçekten. Ama sen de beni anla. Benim bir ailem var, şu an gelemem… Seni de seviyorum. Çok fazla. Ama şu an konuşamam—Sevim her an içeri girebilir. Ona her şeyi anlatmalıyım, ama henüz zamanı değil… Yarın konuşuruz. Bu saatlerde bu numaradan arama, yalvarırım. Ve evet… Seni seviyorum.”

Elektrik çarpmış gibi oldu. Kapıyı açmaya hazırlanan eli havada donakaldı. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki nefes almak zorlaştı. *Seni seviyorum*. Bunu başka bir kadına söylemişti. Ona değil.

Sevim bir sahne çıkarmadı. Annesinin sesi kulağında çınlıyordu: *”Asla sıcak kafayla büyük kararlar verme.”* Dikeldi, elinden geldiğince kendini kilitledi ve mutfağa döndü. Bıçağı aldı, ama elleri titriyordu. Et parçaları tahtanın üzerinde dağınıkça savruluyordu. Ayaklarının dibinde kedi kıvrılıyordu, Sevim bir parça attı—otomatik bir nezaket hareketiydi.

*”Seni de seviyorum…”*
Bu sözler kafasında bir büyü gibi dönüp duruyordu. Diğer cümlesine tutundu: *”Benim bir ailem var…”* Demek hâlâ önemliydi? Hâlâ değerliydi?

Peki ya o kimdi? Sadece çocuklarının annesi mi? Bir hizmetçi mi? Alışkanlık mı? Göğsünde bir ağrı kabardı. Çünkü her şey yolundaydı. O hep şefkatli, düşünceliydi. En ufak bir soğukluk yoktu. Hiç şüphe uyandırmamıştı.

Yirmi dakika sonra Cem mutfağa döndü, pişen yemeğin kokusunu içine çekti ve gülümsedi:
“Allahım, ne güzel kokuyor! Yemek yakın mı?”

“Yarım saat kadar. Eti küçük doğradım—daha çabuk pişer… Kim aradı?”

“Ha?” Sanki anlamamış gibiydi. “İştenmiş. Yarın çağırdılar—kereste geliyormuş, teslim alacakmışım.”

“Çok sık çağırıyorlar hafta sonları. Hiç hoşuma gitmiyor bu.”

“Herkes tatile çıkmış, yaz işte…”

“Hı hı.”

“Biraz durgunsun, Sevişim.”

“Sadece yorgunum. Yarın birlikte oluruz diye düşünmüştüm, yazlığa giderdik.”

“Ama sen çalışıyorsun. Akşam gideriz.”

“Cem…”

“Ne oldu?”

“Beni seviyor musun?”

“Tabii ki, ne saçmalıyorsun. Seni seviyorum, Sevişim. Çocuklarımızı da seviyorum. Bilirsin—aile benim için her şeydir.”

Uzandı, onu kucakladı, ensesinden öptü. Ama hayatında ilk kez bu öpücük ona tatsız geldi.

Sonra, kanepede uzanmış, yanında oynayan oğullarını izliyordu. Kedi karnına atladı, pençelerini geçirdi—ikram için teşekkür ediyordu. Sevim patilerini sıktı, kafasını tüylere gömdü.

O kadın… ortadan kaybolmalıydı.
Sevim kocasını paylaşamazdı. Onunla birlikte olan başka birinin bilerek yatağına giremezdi. Ama onu kaybetmek de dayanılmazdı. Çözüm kendi geldi: gözünü sevdiğinin sevgilisiyle hesaplaşacaktı. Bizzat. Ona ihtiyaç duymadan.

Ertesi gün, kocası çocukları anaokuluna bırakıp “işe” gittiğinde, Sevim fabrikada kendini kötü hissettiğini söyleyip evde kaldı. Görünümü için komşudan önlük ve başörtüsü aldı—”fabrikada duvar boyayacağım” diye. Sonra—doğru bahçeye gitti. Birkaç dakika sonra Cem çıktı. Sevim, ara sokaklarda gizlenerek peşine takıldı.

Markete girip palamut ve meyve aldı, sonra bir ara sokaktaki eve yöneldi. Sevim anladı: orada yaşıyordu. Kocası bahçe kapısında kayboldu.

Bir banka oturdu. Bekledi. Ve sonunda çıktı… yalnız değildi. Yanında uzun boylu sarışın bir kadın. Birlikte, eskiden ikisinin gezdiği koruya doğru yürüdüler. Sevim eve döndü. Kafasında yangın, ruhunda çaresizlik vardı.

Birkaç gün sonra Gülşah’ı daha yakından görebilmişti—güzelmiş, kahpe. Otuzlarındaydı. Sonra—şans: Gülşah’ı bir arkadaşıyla gördü. O, hiçbir şeyden habersiz, yolda laflarken her şeyi ağzından kaçırdı.

“Gülşah mı? Tek başına hasta çocuğuyla yaşıyor, kocası terk etmiş. Şimdi bir adam var hayatında. Evli. Karısını bırakıp onu alacağını söylüyormuş…”

Sevim’in içi kaynadı. Ama gülümsedi.

Ve nihayet, bir çarşamba öğleden sonra, Sevim—önlüğü ve başörtüsüyle—”ziyaret” için yola çıktı.

Gülşah bahçedeydi. Sevim baş dönmesi numarası yaptı, güvenini kazandı. Su, bardak… ve birden—”Senin kaderini görüyorum.”

Gülşah—önce şok, sonra kuSevim, o gece yatağında sessizce ağlarken, hayatının en zor kararını verdiğini fark etti.

Rate article
Lifequest
«Her Şeyi Anlıyorum… Ama Sen de Beni Anla»: İllüzyonları Yıkan Gerçek