Mürekkep Lekeli Eski Mektuplar
Mektup sıradan bir gri zarf içinde gelmişti, üzerinde geri adres yoktu. El yazısı yabancıydı — düzensiz, eğik, sanki yazan uzun zamandır kalem tutmamış gibi. Ancak bu köşeli satırlarda tuhaf bir şekilde tanıdık bir his vardı, sanki her harf onu ismiyle çağırıyordu. Damgada tarih üç hafta öncesini gösteriyordu. Ayşegül anlamıştı — kimden geldiğini. Kalbi sıkıştı, düzensiz atışlarla çarpmaya başladı, sanki yıllara, bir ömre yetişememiş gibi.
On altı yıldır Ahmet’i görmemişti. O talihsiz sonbahar gününde kapıyı ardından kapatıp gittiğinden beri. Ceketini, diş fırçasını, hatta ikisinin mutlulukla gülümsediği plaj fotoğrafını bile almadan. Geride her şeyi bırakmıştı: yarısı içilmiş kahve fincanını, lavabonun üstündeki tıraş bıçağını ve en korkunç eşyası olan sessizliği. O sessizlik duvarlarda çınlıyor, yastıklara, perdeleri, günler arasındaki boşluğa sinmişti. Suskunluk onun son sözü olmuştu ve en çok acıtan da bu olmuştu.
Mektup mutfak masasında neredeyse bir saat boyunca öylece durdu. Ayşegül çevresinde dolandı, meşgul taklidi yaptı — bardağı yıkadı, ocağı sildi, gazeteyi eline alıp okumadan bıraktı. Sonunda, bir ekmek bıçağı alıp zarfi dikkatle açtı. İçindeki kağıt kalındı, hafif pürüzlü dokusu vardı ve üzerinde mürekkep lekeleri vardı — sanki eli titriyordu ya da aceleyle, dizinin üzerinde yazmıştı. Parmaklarını satırların üzerinde gezdirdi, sanki harfleri değil, onları yazanın nefesini hissetmek istiyordu.
*”Ayşe. Nasıl yaşadığını bilmiyorum. Ya da yaşıyor musun bile. Bu mektup bir şeyleri geri getirme çabası değil. Bunun mümkün olmadığını biliyorum. Sanırım sen de istemezsin. Sadece hatırladığımı söylemek istedim. Her zaman değil, ama kendime itiraf ettiğimden daha sık. Saçma, değil mi?”*
Ayşegül satırları dudaklarını kıpırdatarak okudu. Oda sessizleşti. Duvardaki eski saat bile tıkırdamayı kesmiş gibiydi. Hava, fırtına öncesindeki gibi ağırlaşmıştı. Sanki zaman bile nefesini tutmuştu.
Oturdu. Dünkü fırında patates kokusu, biraz yanmış soğanın rayihası vardı. Zihninde anılar belirdi: nasıl güldüğü, avludaki ağaçtan elmaları topladığı, bir gün ona eski bir daktilo getirip *”Yaz, senin hikâyelerin duyulsun!”* dediği zaman… O gün kızmıştı — mektup yazacak hali yoktu. Şimdiyse geriye kalan tek şey bu mektuplardı.
Mektup kısaydı. Altında bir adres vardı. Konya yakınlarında küçük bir kasaba. O oradaydı. Ya da öyle olduğunu düşünmesini istiyordu. Bu adres bir varış noktası değil, bir itiraftı: *”Hâlâ seni düşünüyorum.”*
Ertesi sabah uzun yol otobüsüne bindi.
Özlediği için değil. Affettiği için hiç değil. Sadece o mektubu masada, sarmaya cesaret edemediği bir yara gibi bırakamayacağı için. Çünkü bir yere gitmek, bir ömür boyu kapıdan çıkmaya cesaret edememekten daha kolaydı. Çünkü bazen riske girmek, sürekli *”keşke”* diye düşünmekten daha hafif geliyordu.
Otobüs taşlı yolda gürültüyle ilerliyor, pencereden karlı köyler, soluk çitler, eğri büğrü evler geçiyordu. Her virajda bir tanıdık silüet görecekmiş gibi hissediyordu. Müzik dinlemedi, kitap açmadı — sadece önüne baktı, sanki bir sonraki tepenin ardında cevap varmış gibi.
Ev eski bir ahşap binaydı. Kapı gıcırtılı, filmlerdeki gibiydi. Numarayı gösteren levha solmuştu. Kapının önünde bir dakika, belki iki durdu. Ağır ağır nefes aldı. Sonra itti.
Kapıyı o açtı. Hafif kamburu çıkmış, elinde baston vardı. Saçları ağarmış, bakışları yorgun ama sıcaktı. O bakışta her şey vardı: hasret, suçluluk ve on altı yılın sessizliği.
— Ayşe?
Başını salladı.
— Gir içeri.
Birbirlerine sarılmadılar. Ağlamadılar. Suçlamadılar. Sadece masaya oturdular. Çaydanlık eski ocakta kaynıyordu. Mutfakta nane ve eski kağıt kokusu vardı.
Uzun süre sessiz kaldılar. Ama bu sessizlik ağır değildi. Bir köprü gibiydi — ondan ona.
— Gelmez mi sandın? — diye sordu sonunda.
Hemen cevap vermedi. Omuz silkti.
— Unutursun ya da bensiz yaşamayı öğrenirsin sandım. Hep daha güçlüydün sen.
— Farklı oldum, — dedi. — Daha güçlü değil. Sadece daha sessiz.
Sonra ellerine baktı. Masada, fincanın yanında mürekkep lekesi olan bir kağıt parçası duruyordu. Tıpkı mektuptaki gibi.
— Başka kimseye yazmadın değil mi? — diye sordu.
Yavaşça başını salladı.
— Sadece sana. Göndermesem bile. Hep senin için.
— Affetmedim, — dedi. — Ama geldim. Belki bu kadar yeter.
Başını salladı. Sonra, alışkanlıkla, eski daktiloyu çıkardı. Aynısıydı. Hemen tanıdı — yanındaki çizik, soyulmuş “A” tuşu.
— Hâlâ çalışıyor, — dedi. — Ara sıra yazarım. Göndermediğim mektuplar. Konuşuyormuş gibi, ama cevapsız.
Ayşegül pencereden dışarı baktı. Camın ardında sessizce kar yağıyordu. Hafif, sKar taneleri usulca camdan kayarken, daktilonun sesiyle yeniden başlayan bir hikâyenin ilk satırını yazdılar.




