Rüzgarda Titreyen Mum

**RÜZGARDA BİR MUM**

Leyla Hanım, lateks eldivenlerini ve koruyucu maskesini çıkarıp metal bir leğene attı, bitkin bir halde ameliyathaneden çıktı. Bu, bir insanın hayatının söz konusu olduğu türden bir operasyondu. Hasta, yaşlı ve kalbi hasta bir adam olan Yılmaz Bey, narkozu zorlukla atlatmıştı.

Şimdi geriye sadece beklemek kalıyordu…

Leyla o gece uyuyamadı. Dar bir yatakta uzanıp tavanı seyretti. Beyaz, çatlak sıvalar onu içine çekiyor, çoktan unutmaya çalıştığı geçmişi hatırlatıyordu. O çatlak beyazlık, onu Erzurum’un karlı bir köyüne, gençliğinin başladığı yıllara götürdü.

Gözlerini kapattı, zaman geriye aktı. Yeniden on dokuz yaşındaydı, yıkık dökük bir caminin önünde duruyordu. Tahtaları kararmış, minaresindeki ezan okunmayan bir cami…

Tıp fakültesini bitirdikten sonra oraya gönderilmişti. Sessizliğin, dondurucu soğukların ve ilgisizliğin arasında yaşamanın ne demek olduğunu ilk kez orada öğrenmişti.

Bir gün içeriye girdi. Toz, soğuk ve mum kokusu vardı. Bir mum yaktı, belki içeride biraz sıcaklık bulur diye.

“Gönlün mü darlanmış bacım?” diye bir ses duydu arkasından.

Önünde genç bir hoca duruyordu. İsmail Hoca…

“Öylece uğradım,” dedi zoraki bir gülümsemeyle.

O günden sonra sık sık uğradı. Uzun ve sessiz sohbetler ediyorlardı. Ona yakın hissetti; akıllı, anlayışlı biriydi. Sanki ruhunun derinliklerini biliyordu.

Bir gün fısıldadı:
“Bugün babamın doğum günü. Askerdi. 1919’da, Adana’da öldü…”

Bunun bir hata olacağını bilmiyordu.

O gece kapısına sert bir gürültüyle vuruldu. Üstüne bir şal atıp açtı—ve her şey bitti.

Arama, küfürler, çığlıklar… İsmail Hoca bir muhbirmiş. “Devlet aleyhine” konuştuğu için onu ihbar etmişti.

Karakolda hemen dövmediler. Önce sorgu vardı. Sorgucu kısa, kel, yorgun bakışlı bir adamdı.

“Otur. Ben Necati Bey. Korkma,” dedi sessizce. “Buradaki herkes canavar değil. Ama zaman öyle ki, insan rüzgârda bir mum gibi. En ufak bir esinti—ve söner…”

O vurmadı. Acıyarak baktı.

“Seni kurtaramam Leyla. Ama seni cezaevine de göndermeyeceğim. Sürgün yazdıracağım. Başka kimsenin senin dosyanla ilgilenmemesi için dua et.”

Böylece Erzurum’a düştü.

Oraya giden tek bir yol vardı—karlı ve dümdüz. Kış amansızdı.

Kimse onu evine almak istemedi. Her kapıyı çaldı, her seferinde “Hayır!” veya sessizlikle karşılandı.

“İnsanı nereye gidersen git bulursun,” diye hatırladı Necati Bey’in sözlerini.

Sonunda bir kapı açıldı. Fatma, genç bir dul…

“Gel içeri. Ama uslu dur.”

Böylece Leyla onun yanında kaldı. Bahçede çalıştı, köylüleri tedavi etti, çocuklara ve hayvanlara baktı. Yavaş yavaş güven kazandı.

İki yıl geçti. Her iki haftada bir karakola imza vermeye gidiyordu. Kaymakam Hüseyin Bey, kayıt defterine imza atarken hiç konuşmuyor, umursamaz davranıyordu.

Üçüncü yıl her şey değişti.

Bir akşamüstü, kar fırtınası vardı.

Fatma’nın evinin önünde bir at arabası durdu. İçeri Hüseyin Bey girdi, kardan bembeyaz…

“Kızım ölüyor. Yardım et.”

Leyla eşyalarını topladı. Onun evine koştular.

Yatakta yedi yaşında bir kız yatıyordu. Solgun yüz, çökmüş yanaklar, zar zor duyulan nefes… Köşede bölge doktoru sıkılmış bir şekilde duruyordu.

“Difteri,” dedi kısaca.

“Bistürin var mı?”

“Beş saat sonra getirirler.”

“Beş saat sonra çok geç olur,” dedi Leyla sertçe. “Bana bir bıçak, mum ve ispirto lazım.”

Hüseyin Bey çılgınca koşturdu, her şeyi getirdi. Leyla bıçağı temizledi, çocuğun boğazına soktu—apLeyla, yorgun gözlerini kapattı ve rüzgârın savurduğu mum ışığının titreyişini izlerken, hayatın yeniden doğuşunun sessiz bir umutla yandığını hissetti.

Rate article
Lifequest
Rüzgarda Titreyen Mum