Her şey sessizce gittiğinde…
Kapı çarpıldığında Mehmet kıpırdamadı bile. Eski bir taburenin üzerinde, çıplak ayaklarıyla, yıpranmış bir tişört ve kot pantolonla oturuyordu. Elinde yarısı kalmış çayın soğuduğunu hissediyordu. Girişten gelen anahtar sesi iki kez döndü. İşte. Gitmişti. Bavuluyla. Tarağı, makyaj çantası, hâlâ evde asılı duran kokusuyla parfümüyle birlikte. Sesleri, ayak sesleri, sabahın o küçük gürültüleriyle birlikte her şey bir anda yok olmuştu. Çığlıklar olmadan. Sahne çıkmadan. Neredeyse kibarca.
Ayağa kalktı, yavaşça pencereye yürüdü. Aşağıda, kalabalık yolda hayatın devam ettiğini izledi: Çocuklar scooterlarıyla koşturuyor, yaşlı bir kadın güvercinleri besliyor, bir kadın terrierini hızla gezdiriyordu. Şehir, sanki küçük dünyasının yıkıldığını fark etmemiş gibi yaşamaya devam ediyordu. Sonra tekrar oturdu. Ağlamadı. Kimseyi aramadı. İçmedi. Sadece oturdu, sanki bunların hiçbiri onun başına gelmemiş gibi. Oyun bittikten sonra salonda kalan, bir kez daha oyuncuların çıkacağını umut eden seyirci gibiydi. Ama perde hiç kıpırdamadı.
Elif’le sekiz yıldır birlikteydiler. Geziler, aniden kararlaştırılan çadırlı kamplar, uzun kavgalar, mutfakta barışmalar ve gözyaşları arasında gülüşmeler vardı. Sonra bir gün her şey sustu. Aşk bittiği için değil. Sözler tükendiği için. Anlamlar kaybolduğu için. O bir şeyler anlattığında, o başını sallayıp dinlemiyordu. O şaka yaptığında, duymuyordu. Ya da duyuyormuş gibi yapıyordu. Sessizlik, eski bir sabahlık gibi normalleşmişti; güzel olmasa da sıcaktı.
Önemli bir şeylerin eksildiğini bir yıl önce fark etmeye başlamıştı. Önce mücadele etmişti: çiçekler almış, deniz kenarına gidelim diye teklif etmiş, yatağına kahve getirmişti. Sonra kabullendi. Sonbaharın her zaman geldiği gibi… Atkı takmadan dolaşıp “henüz erken” diye umut edersin, bir bakarsın ki çok geç olmuş.
Şimdi yalnızdı. Dul değildi. Terkedilmiş de değildi. Sadece boş bir adamdı.
Evi, geçmişin müzesi gibi dolaştı. Onun eşyalarına dokundu: saç tokasını, pudra kutusunu, ellerine sinen lavanta yağı şişesini tuttu. Sayfalarında hâlâ parmak izleri varmış gibi, aralarında kitap ayraçları duran kitapları aldı. Okumadı, sadece tuttu.
Banyoda, saç telleri takılı duran tarak. Koridorda, askıda unutulan bir eşarp. Bunları bilerek mi bıraktı, yoksa aceleyle mi çıktı anlayamıyordu. Belki de tam olarak gitmediğini bilsin istemişti. Henüz değil.
Akşama doğru sokağa çıktı. Gözünün gördüğü yere doğru yürüdü. Eski mahallelerden geçti, bir zamanlar okuduğu lisenin önünden geçti. Onun en sevdiği haşhaşlı çörekleri aldığı fırının, bir keresinde birlikte soğuk algınlığı ilacı seçtikleri eczanenin önünden geçti. Sonra bir gün, camın önünde sırılsıklam durduğu anı hatırladı. Onun saçlarını eski bir havluyla kuruluyordu. O zaman, ilk kez fısıldamıştı:
“Seninle çok sessiz…”
O zaman bir iltifat sanmıştı. Şimdi anladı ki bu bir çığlıktı. Sessiz bir yalvarış: “Konuş benimle… bir kerecik olsun.”
Ertesi gün işe gitmedi. Evde kaldı. Sessizlik öyle ağırdı ki, omuzlarına çökmüş, göğsüne yayılmış gibiydi. Odaları dolaşırken, havayı bozmamaya çalışıyor gibiydi.
Dolabı açtı. Onun tarafı neredeyse bomboştu. Neredeyse. Askıda bir tek elbise duruyordu: mavi, küçük beyaz düğmeli. Bir arkadaşının doğum gününde giydiğini hatırladı. “Güzel olmuş” diye geçirmişti içinden. Ama hiç söylememişti.
Elbiseyi aldı, sandalyenin arkasına astı. Karşısına geçip oturdu. Bütün sabah. Bütün gün. Sanki birinin içeri gireceğini bekliyordu. Sanki bu elbise bir tanıktı. Ya da onun gölgesi.
Konuşmaya başladı. Yüksek sesle. Hafif, neredeyse fısıldayarak. Hiç söyleyemediklerini anlattı. Sevdiğini ama gösteremediğini. Korktuğunu ama kontrolü kaybetmediğini sanmasını. Sessizliklerinden yorulduğunu ama nasıl bozacağını bilemediğini. Konuştu çünkü artık susamıyordu. Dinleyecek kimse olmasa bile.
Bir hafta sonra otobüse binip annesinin evine gitti. Umut için değil, saygıdan dolayı. İnce bir zarfı mektupla birlikte posta kutusuna attı. Karışmayacağını yazdı. Beklemeyeceğini. Ama eğer bir gün… bir gün birinin hâlâ orada olduğunu bilmek isterse, orada olacağını. Şart koşmadan. Sadece var olarak.
Üç ay geçti. Aramadı. Arayıp sormadı. Yaşadı. Yavaşça. Çok yavaşça. Uzun zamandır ilk kez müzik dinledi — arka planda değil, gerçekten. İlkbaharın kokusunu fark etti. Ağaçlardaki tomurcukların patladığını duydu. Sorulara hemen cevap vermemeye başladı. Kendi içinde değil, dünyada yaşamaya başladı.
Sonra bir akşam, kapı çalındı. İki kere. Tok bir sesle. Tıpkı anahtarın kilitte dönüşü gibi.
Mehmet dondu kaldı. Sonra ayağa kalktı, yürüdü.
Açtı. Kapının önünde Elif duruyordu. Üstüne tam kapanmamış bir palto giymişti. Çantası yoktu. Eliyle sarı bir defter tutO defteri açtı ve içinden çıkan küçük bir fotoğrafı avucuna bıraktı—aynı mavi elbisenin içinde gülümsediği bir an.




