İnsanların Kaybolmadığı Yer

Tam dokuz ay oldu, Artem’den haber alamayalı. İlk başlarda Elif Hanım, mutfaktaki eski takvimde günleri işaretliyordu. Sonra haftaları saymaya başladı. En sonunda ise bıraktı, çünkü mektupsuz geçen her yeni gün, Aralık ayının dondurucu rüzgârı gibi kalbine saplanıyordu. Hâlâ posta kutusunu kontrol ediyordu—sabahın ilk ışıkları pencerelere değerken ve akşam, küçük Karadeniz kasabasındaki evinin içinde gölgeler uzadıkça. Postacı Ayşe artık gözlerini kaldırmadan geçiyordu, sanki sessizliği o boşluğu hafifletebilirmiş gibi. Ama kutu, yine bomboştu. Defalarca.

Artem, dört yıl önce Kanada’ya gitmişti. İş sözleşmesi için. “Kısa süreliğine” demişti. Para kazanıp, işlerini yoluna koyacak, ailesine yardım edecekti. Geri dönecekti. Ufacık bir valiz, gülümseyen bir yüz ve dolu dolu hayallerle yola çıktı. İlk aylar sık sık yazıyordu—kısa mesajlar, akşam telefonları. Sonra seyreldi. Ardından da sessizlik. Sanki okyanusun ötesinde biri, geçmişini siliyor, evi, sokağı, annesini hafızasından çıkarıyordu.

Elif Hanım, bahanelere tutundu, batmamak için. “Çok meşgul”, “Dil öğreniyor”, “Yeni bir hayat kuruyor” diye tekrarlayıp durdu, ocak başında, acıyla bağırıp korkusunu bastırmak için. Hafızasında oğlunun koridordaki minik adımları, sokaktan çamur içinde eve dalıp “Anne, bak ne buldum!” diye güldüğü anlar canlanıyordu. Şimdiyse etrafını saran şey, kasabayı boğan kar kadar ağır bir sessizlikti.

Bahaneler tükendi. Geriye sadece bir uçurum kaldı. Soğuk, aşılmaz, her geçen gün büyüyen bir buz duvarı gibi, geçmişi şimdiden ayırıyordu.

Kasabada böyle analar az değildi. Çocukları gidip geride boş posta kutuları ve tamamlanmamış cümleler bırakmış kadınlar. Birbirlerini bakışlarından tanırlardı—yaşayan ama hüznün gölgesi altında kalmış bakışlardan. Komşu Fatma, “Sağ olsun yeter, Elif. Verebildiğini al.” diye fısıldardı. Elif Hanım başını sallardı, ama içinde suçluluk büyürdü. Sadece yaşadığını bilmek yetmiyordu. Onun sesini duymak, “Anne, nasılsın?” dediğini işitmek istiyordu—para ya da hediye için değil, sadece kalbinin yeniden düzenli atması için.

Sessiz bir hayatı vardı. Evin arkasında küçük bir bahçe, kedisi Tekir, eski televizyonunda dönen bitmek bilmez diziler. Cuma günleri temizlik, cumartesi pazar—orada satıcılar ona “Yine filesiz mi, Elif Hanım?” diye sorardı. Örüyordu. Önce Artem için eldivenler, onun geniş avuçlarını hatırlayarak. Sonra sırf örmek için, çekmeceye koyuyordu, sanki biri gelip onların sıcaklığını alacakmış gibi. Barınaktaki kediler için yastıklar dikiyordu. Elleri boşluktan titremesin diye. Gün, dipsiz bir kuyuya dönüşmesin diye.

Kasımın soğuk bir gününde kapı çaldı. Elif Hanım, komşunun un ya da kibrit istemeye geldiğini sandı. Ya da kurye yanlış adrese gelmişti. Açtı—ve dünya durmuş gibi oldu. Kapıda, yıpranmış bir mont ve küçük bir sırt çantasıyla, on bir yaşlarında bir çocuk duruyordu. Gözleri—gri, dikkatli, hafif bir ışıkla, hayatın her şeyi fırlatabileceğini bilen birinin gözleri.

“Elif Hanım siz misiniz?” diye sordu çocuk, sesi titriyordu, belki soğuktan, belki heyecandan.

“Evet…” diye nefesini verdi, kalbi garip bir hisle sıkışırken.

“Benim adım Alper. Annem dedi ki size kalabilirim. Dedi ki, büyükanneler hep güvenlidir.”

Dünya bir köprü gibi sallandı. Elif Hanım olanları anlamakta gecikti. Sadece çocuğun yanaklarının soğuktan kızardığını ve kolunun ucunu çekiştirdiğini fark etti. Sonra gözleri—tıpkı Artem’in çocukluğundaki gibi. Aynı direkt bakış, aynı sessiz kararlılık.

“Aç mısın?” diye sordu, dengeyi kaybetmemek için kelimelere sarılarak.

“Çay olur mu? Bal varsa,” dedi Alper, hafifçe gülümseyerek.

İçeri girdi, çantasını kapının yanına koydu ve masaya oturdu. Sanki bin kere gelmiş gibi rahattı. Ayakkabılarını çıkardı, atkısını düzeltti, eldivenlerini katladı. Elif Hanım, süveterinin eskimişliğini, spor ayakkabısının bağcığındaki düğümün neredeyse çözülmek üzere olduğunu fark etti.

Telefonu titredi. Artem. Bir yıl sonra ilk kez.

“Anne, özür dilerim böyle oldu diye. Burada işler… karıştı. Sonra ararım, tamam mı?”

Cevap verme fırsatı bile tanımadan kapattı. Elif Hanım, şimdiden Tekir’i okşayan Alper’e baktı, kediyi ürkütmekten”O gece, yastığının altına Alper’in bıraktığı minik bir taşı koyarken, kaybettiğini sandığı şeyin aslında sadece dönüştüğünü fark etti.”

Rate article
Lifequest
İnsanların Kaybolmadığı Yer