— Yine mi geç kalacaksın? — Nikita’nın sesi telefonun diğer ucundan boğuk ve uzaklardan geliyormuş gibiydi, tıpkı Karadeniz’in soğuk sularına vuran akşam karanlığı gibi.
— Evet. On bire kadar, belki daha fazla. Tedariklerle ilgili bir kriz var, — diye yanıtladı Sevgi, hoparlörü açarak. Bir eliyle müşterilere yazdığı e-postayı tamamlıyor, diğeriyle soğumuş çayını karıştırıyordu. Bardak, masanın kenarında duruyor, yanında hâlâ açılmamış rapor taslakları dağınık bir şekilde yayılmıştı.
— Evde yaşamıyorsun sanki, — dedi Nikita uzun bir sessizlikten sonra. Suçlama yoktu, sadece bir gerçek. Ama bu gerçeğin içinde bir özlem vardı — Sevgi’nin bitmek bilmeyen çalışma saatlerine, boş geçen akşamlara, sabahları sessizlikte kaybolan konuşmalarına duyulan bir özlem.
— Nasıl olduğunu biliyorsun, — diye cevapladı, yorgunluktan titreyen bir sesle.
— Biliyorum. — Sessizlik, kış havası gibi ağır çöktü. İçinde söylenmemiş sözlerin yankıları vardı, ikisinin de hissettiği ama dile getiremediği şeyler.
Sevgi bu sessizlikten nefret ediyordu. Çok canlı, çok doluydu. İçinde, söylenemeyenler, yorgunlukları, her şeyin hâlâ yolunda gittiği yanılgısı boğuluyordu.
Eve gece yarısından sonra döndü. İstanbul’un bir banliyösündeki ev karanlıkla karşıladı onu, sadece antrede loş bir ışık yanıyordu — Nikita hep açık bırakırdı, “tökezlemeyesin diye”. Işık, yere dar bir şerit düşürüyor, yalnız bir çorabı aydınlatıyordu — kesinlikle onundu. Mutfakta bir not duruyordu: “Yemek mikrodalgada. Uyuyorum.” Yazı düzensizdi, sanki bir şeyden kaçarcasına aceleyle yazılmış gibi.
Masanın başına oturdu, yemeğini ısıttı, loş ışıkta, tadını bile alamadan yedi. Her şey yerli yerindeydi: sıcak yemek, ılık bir ışık, iki satırlık bir özen. Ama içinde bir soğukluk hissediyordu. Laptopunu açtı, raporu gözden geçirdi, kapattı. Ekran ona boş boş bakıyordu, tıpkı cevapsız kalan bir ayna gibi. Sonra banyoya gitti, yansımasına bakmamaya çalışarak yüzünü yıkadı — çok yorgun gözler, çok fazla uykusuz gece. Nikita’nın yanına uzandı. O, sırtını dönmüş, düzenli nefesler alarak uyuyordu. Aralarında dünden biraz daha fazla boşluk vardı. Ya da öyle hissediyordu.
Sabah trafikle ve ayakkabısının kopan bağıyla başladı. Otobüste, kırk beş yaşlarında bir kadının telefona bağırdığını duydu: “Yine sabahın köründe geldi, suskun, bira kokuyor, ben de aptal gibi bekliyorum.” Bu sözler bir yankı gibi çarptı ona. Ama tam tersiydi. O kadın acıya rağmen bekliyordu. Sevgi ise Nikita’yla aynı evde yaşıyor, ama sanki farklı bir evrendeydi, dünyaları zar zor birbirine değiyordu.
Ofiste patron, erken geldiğini fark etmedi. Raporunu masasına koymasa, onu da fark etmezdi. Ekrana bakarak homurdandı: “İyi.” Her şey her zamanki gibiydi: görev, rapor, onay, sessizlik. Övgü bile bir emir gibi geliyordu.
Sevgi ofis mutfağına gitti, çay demledi. Poşetin sıcak suya yavaşça battığını, arkasında görünmez bir şeyi eriten koyu bir iz bıraktığını izledi. O an, gerçek gibi gelen tek şey buydu.
Bir anda fark etti: yaptığı her şey doğruydu. Kusursuzdu. Güvenli, hatasız. Ama bu, hiçbir yere gitmeyen bir hareket gibiydi. Varış noktası olmayan bir yolda giden bir araba gibi. Pürüzsüz, sorunsuz. Ve anlamsız. Kendini bu raporlara, teslim tarihlerine, işaretlenen kutucuklara veriyordu, ama şu soruyu sormayı unutuyordu: “Bu, masaüstündeki başka bir dosyadan öteye gidiyor mu?”
Akşam yemeğini birlikte yediler. Sessizce. Kaşıklar tabaklara çarpıyor, rüzgâr pencereden ses veriyor, buzdolabı hayatın devam ettiğini hatırlatırcasına usulca çalışıyordu. Nikita tabağına bakıyor, onun gözlerinden kaçınıyordu. Sonra aniden sordu:
— Bugün geç kalmayacak mısın?
— Kalmam gerekmemeli, — dedi, umutla titreyen bir sesle.
— Sinemaya gidelim mi?
Biraz duraksadı, sanki yaşamaya yetecek gücü olup olmadığını tartıyordu. Sonra yanına gitti, arkadan sarıldı. Sıcak, canlı ve gerçekti. Tıpkı fırtınada sığınacak bir deniz feneri gibi.
— Özür dilerim, — fısıldadı. — Sadece her şeyin yerinde kalmasını istiyorum. İş, biz, ev… Hepsi birden.
— Biliyorum, — diye mırıldandı o. — Ama biz kale inşa etmiyoruz. Yaşıyoruz. Değil mi?
Cevap vermedi. Sadece onun sırtına yaslandı, gömleğinin kokusunu içine çekti. Nikita elini sıktı, sanki bu hareket ikisini bir arada tutacak tek şeymiş gibi.
Sinemaya gittiler — kovalamacalı, patlamalı, komik bir filmdi. Konu gürültüde kayboluyordu, ama önemli değildi. Karanlık salonda koltuklar yumuşacık, ekran devasa, elleri birbirine kenetlenmişti. Ve o an, nefes almak biraz daha kolay geldi.
Sonra akşam sokaklarında yürüdüler. Rüzgâr ıslak asfalt ve açan leylak kokuları getiriyor, sokak lambaları evleri hafif hayaletimsi gösteren sıcak bir ışık yayıyordu. Uzakta gençler gülüyordu, kahkahaları başka bir dünyadan, ama sıcak bir hayattan geliyormuş gibiNikita elini sıkıca tuttu ve “Yavaş yavaş, birlikte düzelteceğiz,” dedi, yıldızların altında ona gülümserken.




