Eski Dostluğun Gözleri
Otobüsün ani freni, soluk mavi pardösüsü içindeki kadını neredeyse yere düşürecekti. Son anda tutundu, yanındaki kadının dizlerine kapaklanmaktan kurtuldu. Toparlanırken gözlerini kaldırdı ve donup kaldı.
“Vay Ayşe?..” diye fısıldadı, tanıdık çizgilere bakarak.
Üzerine düşmek üzere olduğu kadın, bir an göz göze geldi… sonra hızla başını çevirdi. Tanımamış gibi yaptı.
Ama eli titredi, eski çantasının sapını sımsıkı kavradı. Yüzü bembeyaz oldu, sanki kanı çekilmişti. Göz kapakları hafifçe titriyordu.
Leyla Hanım (mavi pardösülü kadın) ona bakakaldı, gözlerine inanamadı.
Bu, o Ayşe’ydi! Ayşe Kaya, doksanların zor günlerinde İstanbul’daki bitpazarında omuz omuza satış yaptıkları… Neredeyse on yıl boyunca.
Evet, değişmişti. O gür siyah saçları gitmiş, yerini toplanmış gri teller almıştı. Yüzü eskisi gibi değildi, gözlerindeki neşe sönmüştü… Ama o yanak çukurları, kaşının üstündeki küçük yara izi aynıydı.
“Ayşe, yapma bana! Benim, Leyla!” diye seslendi dayanamayarak, “Seninle ‘Feriköy’de’ yan yana satardık! Hatırlasana, doksan sekizde…”
“Yanılıyorsunuz,” diye kesip attı Ayşe buz gibi bir sesle, ona bile bakmadan.
“Nasıl yanılırım? Seninle kardeş gibiydik!” diye haykırdı Leyla, yarı şaşkın, yarı öfkeli.
“Sizi tanımıyorum. Beni rahat bırakın,” dedi Ayşe, kısık ama titrek bir sesle.
Otobüstekiler kulak kesilmişti. Önlerdeki tekerlekli çantalı yaşlı kadın dönüp onlara baktı.
Leyla Hanım sustu. Gözleri Ayşe’nin yanındaki adama kaydı. Tıknaz, yağlı saçlı, yıpranmış deri ceketli biriydi. O anda fark etti: fondötenin altında, Ayşe’nin yanağında dikkatle kapatılmış bir morluk vardı.
Leyla’nın yüreği sızladı.
“Ah, haklısınız, özür dilerim,” diye mırıldandı usulca, “yaş işte, karıştırdım galiba…”
Birkaç durak sonra Ayşe ve yanındaki adam indi. Leyla, camdan seyrederken adamın ona sertçe bir şeyler söylediğini, Ayşe’nin ise başını öne eğip sessizce dinlediğini gördü.
Evde, pencerenin önünde uzun uzun oturup düşündü Leyla Hanım.
Nasıl satış yapmaya başladıklarını, Kapalıçarşı’dan kocaman çantalarla mal taşıdıklarını, birbirlerini serserilerden koruduklarını… Bir gün Ayşe’nin, iki kabadayının elinden onu kurtarmak için sopayla saldırdığını, o yara izini de o gün aldığını hatırladı.
Eski albümü açtı.
Bir fotoğraf: tezgâhın önünde, gülümsüyorlar. Arkasında yazı: “Leyla ve Ayşe. 1998. Her şey güzel olacak!”
“Nasıl böyle oldu, Ayşeciğim?” diye mırıldandı, “seninle kan kardeş gibiydik… Sana ne yaptılar?..”
Bir hafta sonra Ayşe’yi tekrar gördü.
Otobüsün arka koltuklarından birine oturmuştu. Yanında yine aynı adam. Leyla bu kez daha dikkatli baktı ona – ve buz kesti.
Bu, Vedat’tı. Vedat Karadeniz. O zamanlar pazarın arka sokaklarında dolananlardan biri. Bir keresinde ona bıçak çekmiş, “Cüzdanını çıkar” demişti. O gün de Ayşe, eline geçirdiği sopayla kovalayıp Leyla’yı kurtarmıştı.
İşte şimdi yanında oturuyordu. O Ayşe’nin… Solgun, korkmuş…
“Şimdi değil…” diye geçirdi içinden Leyla, “yine reddedecek. Başka türlü olmalı.”
Bir sonraki sefer, Vedat parayı öderken, Ayşe’nin avucuna katlanmış bir kâğıt sıkıştırdı.
Ayşe irkildi. Leyla’ya baktı – ve hafifçe iki kez dudaklarını büzdü.
Bu, onların eski işaretti. Tehlike var, demekti.
Leyla sessizce başını sallayıp geçti.
Aklında tek bir düşünce vardı: O, o Ayşe. Benim Ayşe’m. Ve ben onu kurtaracağım, tıpkı onun beni kurtardığı gibi.
Neredeyse bir yıl geçti. Telefon suskundu. Ama Leyla biliyordu: Arayacaktı. Er ya da geç. Ve yanılmadı.
“Leyla, güzellik!” dedi telefonun diğer ucundaki tanıdık ses. “Yarın saat üç. Her zamanki yerde.”
Leyla Hanım, kafeye yarım saat erken geldi. Heyecandan bütün gece uyuyamamıştı. Kahvesini sipsilerken elleri titriyordu.
Sonra… içeri girdi. Ayşe.
Ama o çaresiz, korkmuş Ayşe değil. Gerçek Ayşe.
Kot pantolon. Beyaz gömlek. Kısa kesim saçlar. Gözlerindeki ışık. Ve o yanak çukurları.
“AYŞEE!” diye atıldı Leyla.
“LEYLA!” diye karşılık verdi Ayşe.
Sarıldılar. Uzun uzun. Hiç konuşmadan.
“Sen müthişsin!” dedi Leyla otururlarken, “geçen sene…”
“Geçen sene ben ölmüştüm. Ama sen…” diye elini tuttu Ayşe, “sen beni çektin çıkardın. O kâğıtla.”
“Ben mi? Ama ben sadece…”
“İşte o yüzden. Sadece. Büyük laflar etmeden. Adımı bile yazmadan. Anladım. Demek ki yanımdaydın. Ben de… kendimi hatırladım. Sonra aynaya baktım… ve ‘yetti’ dedim.”
Meğer kocası, Cemal, sadece bir zorba değilmiş. Onu içten içe bitirmiş. Çocuklarını kaybettikten sonra kendini suçlu hissedip kabuğuna çekilmiş.
“Kaybettim diye, acı çekmem gerektiğini düşündüm. Ve çektim. YıllSonra o küçük kağıt parçası, hayata tutunması için bir umut oldu ve artık yalnız olmadığını hatırlattı.




