— Yine mi gecikiyorsun? — Kerem’in sesi telefonda boğuk çıkıyordu, soğuk bir Karadeniz akşamında, karanlık çökerken sahilden uzaklardan geliyor gibiydi.
— Evet. On bire kadar belki daha geç olacak. Tedariklerle ilgili bir karmaşa var — diye yanıtladı Defne, hoparlöre basarken. Bir eliyle müşterilere yazılmış bir e-postayı tamamlıyor, diğeriyle soğumuş çayını karıştırıyordu. Bardak masanın kenarındaydı, yanında açılmamış rapor taslakları dağınık bir şekilde duruyordu.
— Sanki evde yaşamıyorsun — dedi uzun bir sessizlikten sonra. Suçlama yoktu, sadece bir gerçek. Ama bu gerçeğin içinde bir özlem vardı — onun bitmeyen iş saatlerine, boş akşamlara, sabahları konuşmalarının sessizliğe karıştığı o anlara duyulan bir özlem.
— Nasıl olduğunu biliyorsun — diye cevap verdi, yorgunlukla titreyen bir sesle.
— Biliyorum. — Sessizlik çöktü, kış havası gibi ağır. İçinde söylenmemiş sözlerin yankısı vardı; ikisinin de hissettiği ama dile getirmekten çekindiği şeyler.
Defne bu sessizlikten nefret ediyordu. Fazla canlı, fazla doluydu. İçinde, aralarındaki eksik konuşmalar, yorgunlukları ve her şeyin hâlâ yolunda gittiği yönündeki zoraki numaraları boğuluyordu.
Eve gece yarısından sonra döndü. İstanbul’un bir banliyösündeki evi onu karanlıkla karşıladı, sadece girişte loş bir ampul yanıyordu — Kerem hep bırakırdı onu, “tökezlemeyesin diye.” Işık yere dar bir şerit halinde düşüyor, yalnız bir çorabı aydınlatıyordu — kesin onundu. Mutfakta bir not vardı: “Yemek mikrodalgada. Uyuyorum.” El yazısı düzensizdi, sanki bir şeyden kaçarcasına aceleyle yazılmıştı.
Masaya oturdu, yemeğini ısıttı, loş ışıkta tadını bile almadan yedi. Her şey yerli yerindeydi: sıcak yemek, ılık bir ışık, iki satırlık bir özen. Ama içinde bir soğukluk vardı. Laptopunu açtı, raporu gözden geçirdi, kapattı. Ekran ona boş boş bakıyordu, cevapları olmayan bir ayna gibi. Sonra banyoya gitti, yüzünü yıkadı, aynadaki yorgun gözlerine ve uykusuz gecelerin izlerine bakmaktan kaçındı. Kerem’in yanına uzandı. O sırtını dönmüş uyuyordu, nefesi düzenliydi. Aralarında dünden biraz daha fazla boşluk vardı. Ya da öyle geliyordu.
Sabah trafikle ve ayakkabısının kopan bağıyla başladı. Otobüste kendini kırk beş yaşlarında bir kadının yanında buldu, kadın telefona yüksek sesle söyleniyordu: “Yine sabahın köründe geldi, sus pus, bira kokuyor, ben de aptal gibi bekliyorum.” Bu sözler bir yankı gibi çarptı. Ama tam tersi. O kadın acıya rağmen bekliyordu. Defne ise Kerem’le aynı evde yaşıyordu ama sanki başka bir evrendeydi, dünyaları birbirine zar zor değiyordu.
Ofiste patron onun erken geldiğini fark etmedi. Raporunu da masaya koymasa fark etmeyecekti. Ekrandan gözünü ayırmadan, “İyi,” diye mırıldandı. Her şey her zamanki gibiydi: görev, rapor, onay, sessizlik. Övgüler bile bir emir gibi geliyordu.
Defne ofis mutfağına gitti, çay demledi. Çay poşetinin sıcak suya yavaşça batışını, arkasında görünmez bir şeyi eriten koyu bir iz bırakışını izledi. O an hissettiği tek gerçek şey buydu.
Bir anda fark etti: Yaptığı her şey doğruydu. Kusursuzdu. Güvenli, hatasız. Ama bu, hiçbir yere götürmeyen bir hareketti. Varış noktası olmayan düz bir yolda ilerleyen bir araba gibi. Her şey pürüzsüz, sorunsuz. Ve anlamsız. Tüm enerjisini bu raporlara, teslim tarihlerine, onay kutularına harcıyor, ama şu soruyu sormayı unutuyordu: Bunlar onu, masaüstündeki bir dosyadan başka bir yere götürüyor muydu?
Akşam birlikte yemek yediler. Sessizce. Kaşıklar tabaklara çarpıyor, pencereden rüzgar sesi geliyor, buzdolabı usulca çalışıyordu — hayatın kendi ritminde devam ettiğini hatırlatırcasına. Kerem tabağına bakıyor, onun gözlerinden kaçınıyordu. Sonra aniden sordu:
— Bugün geç saatlere kadar çalışmayacak mısın?
— Çalışmam gerekmemeli — diye cevapladı, sesinde bir umut titremesiyle.
— Belki sinemaya gideriz?
Başını salladı, duraksayarak, sanki sadece yaşamaya yetecek gücü olup olmadığını tartıyordu. Sonra yanına gitti, arkadan sarıldı. Sıcak, canlı, gerçekti. Bir fırtınada sığınılacak bir deniz feneri gibi, eğer her şey dağılırsa ona tutunabilirdi.
— Özür dilerim — diye fısıldadı. — Sadece her şeyin aynı kalmasını istiyorum. İş, biz, ev… Hepsini birden.
— Biliyorum — diye yanıtladı sessizce. — Ama biz kale inşa etmiyoruz. Yaşıyoruz. Değil mi?
Cevap vermedi. Sadece gömleğinin kokusunu içine çekerek ona daha da yaklaştı. Eliyle onunkini sımsıkı tuttu, sanki bu, ikisini bir arada tutan tek şeydi.
Sinemada aksiyon dolu, komedi karışık bir filme gittiler — kovalamacalar, şakalar, patlamalar. Karanlık salonda koltuklar yumuşak, ekran devasa, elleri birbirine kenetlenmişti. Ve nefes almak biraz daha kolaydı.
Sonra akşam sokaklarında yürüdüler. Rüzgâr ıslak asfalt ve açan erguvan kokuları taşıyor, sokak lambaları evlere belli belirsiz bir hayaletimsi ışık vuruyordu. Yakınlarda bir yerlerde gençler gülGençlerin kahkahası uzaklardan geliyordu, ve o an Defne anladı ki, hayatın güzelliği tam da bu küçük, sıradan anlarda saklıydı.




