Otobüsün ani freni, yıpranmış mavi paltolu kadını neredeyse yere düşürecekti. Son anda tutunmayı başardı, tam yanındaki kadının kucağına düşecekken. Utancından kıpkırmızı kesilip gözlerini kaldırdığında ise donup kaldı.
“Azize?” diye fısıldadı, tanıdık yüzü hatırlamaya çalışarak.
Üzerine düşmek üzere olduğu kadın, bir anlığına göz göze geldi… sonra hızla başını çevirdi. Tanımadığını ima edercesine.
Ama eli eski çantasının sapını öyle bir sıktı ki eklemleri beyazlaştı. Yüzü bembeyaz kesilmişti, sanki kanı çekilmişti. Göz kapakları titriyordu.
Nermin Hanım (mavi paltolu kadının adıydı), ona baktı, gözlerine inanamıyordu.
Bu Azize’ydi! Azize Korkmaz, 90’larda İstanbul’da Tahtakale’de yan yana tezgah açtıkları, omuz omuza çalıştıkları kadın!
Evet, değişmişti. Bir zamanların gür siyah saçları gitmiş, yerini gümüş teller almıştı. Yüzü kırışmış, gözlerindeki ışık sönmüştü… Ama o yanaklardaki gamzeler, kaşının üstündeki küçük yara izi aynıydı.
“Azize, ne yapıyorsun? Benim, Nermin! Tahtakale’de yan yana dururduk, hatırladın mı? 98’de o gün…”
“Yanlış kişiyle konuşuyorsunuz,” diye kesip attı Azize, sesi buz gibiydi.
“Nasıl yanlış kişi? Seninle kardeş gibiydik!” diye haykırdı Nermin.
“Tanımıyorum sizi. Beni rahat bırakın,” dedi Azize, sesi titrek.
Otobüste herkes susmuştu. Önlerindeki yaşlı teyze, arkasına dönüp onlara bakıyordu.
Nermin Hanım sustu. Gözleri, Azize’nin yanında oturan adama kaydı. Yağlı saçlı, yıpranmış deri ceketli, asık suratlı biriydi. O zaman fark etti: Azize’nin fondötenle örtmeye çalıştığı morluk… Şakağında, hafifçe belli oluyordu.
Nermin’in yüreği sızladı.
“Ah, haklısınız, özür dilerim,” diye mırıldandı. “Yaş işte, karıştırdım.”
Birkaç durak sonra Azize ve yanındaki adam indi. Nermin, camdan izlerken adamın ona bir şeyler söylediğini, gittikçe sinirlendiğini gördü. Azize ise başı önünde, suçlu çocuk gibi duruyordu.
Eve döndüğünde Nermin Hanım, uzun süre pencerenin önünde oturup geçmişi hatırladı.
Tahtakale’de nasıl başladıklarını, çuvallarla mal taşıdıklarını, sokak serserilerinden nasıl kaçtıklarını… Bir keresinde Azize’nin eline geçirdiği sopayla üç kişinin üzerine nasıl yürüdüğünü. O yara izi de oradan kalmıştı ona…
Eski albümü açtı.
Tezgah önünde çekilmiş bir fotoğraf. Arkasında yazı: “Nermin ve Azize. 1998. Her şey güzel olacak!”
“N’oldu sana, Azize?” diye fısıldadı. “Bir zamanlar can ciğer dosttuk… Seni ne hale sokmuşlar?”
Bir hafta sonra Azize’yi yine gördü.
Otobüsün arkasında oturuyordu. Yanında yine aynı adam. Nermin bu kez daha dikkatli baktı ona—kanı dondu.
Bu Volkan’dı. Volkan Demir. Tahtakale’nin en kötü şöhretli tiplerinden biri. Bir keresinde arkadaşlarıyla birlikte onu bıçakla kovalamışlardı. “Paraları çıkar!” diye bağırıyorlardı. Ve Azize, elindeki sopayla yetişip onu kurtarmıştı.
İşte şimdi, o Volkan, Azize’nin yanında oturuyordu. O güçlü, korkusuz Azize değil; ezik, sönük bir kadın…
“Şimdi değil,” diye geçirdi içinden Nermin. “Yine reddedecek. Başka türlü yapmalıyım.”
Bir sonraki karşılaşmalarında, Volkan parayı uzatırken, Azize’nin eline katlanmış bir kâğıt parçası sıkıştırdı.
Azize irkildi. Nermin’e baktı—ve iki kez hafifçe dudaklarını büktü.
Bu onların eski işaretti. Tehlike var demekti.
Nermin sessizce başını sallayıp öne geçti.
Yüreğinde tek bir düşünce vardı: Bu o. Benim Azize’m. Ve onu kurtaracağım, tıpkı onun beni kurtardığı gibi.
Neredeyse bir yıl geçti. Telefon sessizdi. Ama Nermin biliyordu: Arayacak. Er ya da geç. Ve yanılmadı.
“Nerminciğim, güzelim!” dedi telefonun ucundaki ses. “Yarın saat üç. Her zamanki yerde.”
Nermin Hanım, kafeye yarım saat erken geldi. Heyecandan bütün gece uyuyamamıştı. Kahvesini sipariş etti, elleri titriyordu.
Ve sonra… içeri girdi. Azize.
Ama o ezik, korkak kadın değil. Gerçek Azize.
Kot pantolon. Beyaz gömlek. Kısa saçlar. Gözlerinde ışık, yanaklarında gamzeler.
“AZİZE!” diye atıldı Nermin.
“NERMİN!” diye karşılık verdi Azize.
SarVe o gün, geçmişin acılarını geride bırakarak, yeni bir sayfa açtılar.




