Aysel, romantik filmlerin tutkunuydu ve hayatının da beyaz perdedeki gibi mutlu sonla bitmesini hayal ederdi. Ne var ki hayaller hayal olarak kalırken, gerçeklik onu Kastamonu’nun küçük bir köyünde tekdüze bir yaşama mahkûm etmişti.
Fazıl’la evlenmişti, belki de aşk sandığı şey buydu. Ama Fazıl, gençliğinden beri değişmeyen, kararsız ve hafifmeşrep biriydi. Onu eski evine getirdi. Üç yıl sonra da pat diye açıkladı:
“İstanbul’a gidiyorum. Nasıl yaşarsan yaşa. Burada daraldım, özgürlük istiyorum.”
“Fazıl, ne diyorsun? Bizim her şey yolunda,” dedi Aysel, şaşkınlıkla.
“Senin için belki…”
Ve öylece çıkıp gitti, pasaportunu ve eski sırt çantasını alarak. Köy dedikodusu hemen yayıldı. Komşu kadınlar fısıldaşıyordu:
“Fazıl Aysel’i bırakıp şehre kaçmış. Galiba orada birisi var.”
Aysel hiç konuşmadı. Ağlamadı, şikâyet etmedi, Fazıl’ın evinde yaşamaya devam etti. Gidecek yeri yoktu; ailesinin evinde kız kardeşi ailesiyle tıka basa doluydu. Çocuğu da olmamıştı.
“Demek ki Fazıl baba olacak adam değilmiş,” diye düşündü, komşunun çocuklarını izlerken.
Akşamları işlerini bitirince televizyonun karşısına geçer, dizilerdeki aşkları, dramları kendi hayatına uyarlardı. Sonra yatağında dönüp durur, uyuyamazdı.
Yeni bir gün her zamanki gibi başlardı: domuzu, tavukları beslemek, buzağı Bıdık’ı bahçenin kenarına bağlamak… Sürüye salmazdı, korkardı.
“Aysel!” diye bağırdı bir komşu. “Bıdık kaçtı, köyün ortasında koşuyor!”
“Nerede?” diye fırladı Aysel kapıya. Bıdık, komşunun çitini boynuzlamaya çalışıyordu.
“Bıdık, hadi kızım,” diye kandırmaya çalıştı, elinde ekmek uzatarak. Ama buzağı inadına başını salladı. “Ah seni!” diye çıkıştı Aysel. Bıdık bir hamlede kaçtı, komşunun kazlarını dağıttı.
Tam ne kadar kovalamaca oynayacağı belli değildi ki tam o sırada tamirci Murat çıktı ortaya. Ustalıkla ipi yakalayıp buzağıyı çekti ve bağladı. Aysel, onun güçlü kollarına, yıpranmış gömleğin altından belli olan kaslarına bakakaldı. İçinden bir an o kolların onu sarıp sıkıştırmasını istedi.
Sonra kendine geldi:
“Ne oluyor bana? Sanki ilk aşkını yaşayan kız gibi oldum.”
Utanmıştı. Murat, onun eski sınıf arkadaşıydı; kızıl saçlı, şakacı ve sürekli gülen bir adamdı. Komşuları olan güçlü kadın Nurgül’le yaşıyordu. Ona böyle hissetmemeliydi.
“Hiç böyle bir şey hissetmemiştim ona karşı,” diye düşündü, gözlerini kaçırarak.
Fazıl kaçar kaçmaz boşanmıştı. Talip olanlar da oldu, evlenme teklif edenler de… Ama hiçbiri içine sinmedi. Sevilmemiş bir şekilde tek başına yaşadı.
Murat ellerini otlarla silerken, Aysel birden:
“Gel avluya, ellerini yıka,” dedi.
Ona doğru yürüdüğünü hissetti sırtından.
Murat’ın ona farklı baktığını fark etti ve şaşırdı:
“Ne oldu şimdi buna?”
Ellerini yıkadı, havluyla kuruladı, ona bir kez daha baktı—anlamlı bir bakış—ve gitti.
O günden sonra aralarında gizli bir bağ oluştu. Murat geçerken Aysel’in yanakları kızarıyordu. O da artık Aysel’in avlusundan geçmeye başlamıştı, oysa önceden böyle bir alışkanlığı yoktu. Aysel sabahları erken kalkıp bahçeyi çapalıyordu—kendine bahaneler buluyordu aslında. Ama biliyordu: Murat’ı bekliyordu. Bakışları kesiştiğinde, onun gözlerindeki samimi ilgi, neredeyse hayranlık, her şeyi anlatıyordu.
Aklından kovuyor, Nurgül’den korkuyordu:
“Görürse başımıza iş açar. Bütün köyün diline düşeriz.”
Ama Murat gelmeye, ona yanıcı bakışlar atmaya devam etti. Aysel de nazikçe gülümsüyor, gözlerini kaçırıyordu. Sanki bir dizi gibiydi, ne sonu belliydi ne de nasıl biteceği.
Bir gün avluyu süpürürken:
“Merhaba Ayselim,” diye tanıdık bir ses duydu. Fazıl ona böyle hitap ederdi.
Arkasını döndü. Eski kocası oradaydı: aynı küstah sırıtış, mavi gözlerinin şehvetli bakışı, tıraşsız yüzü.
“Döndüm işte… Kabul eder misin?”
“Ne oldu, İstanbul senden vaz mı geçti?”
Kalbi yerinden oynamamıştı. Ya hiç sevmemişti ya da sevgisi sönmüştü. O “güzel hayat” peşinde onu bırakıp gittiğinde, ruhundaki kapı çoktan kapanmıştı.
Fazıl, evine geri döndü. Aysel’in gidecek yeri yoktu, içeri aldı. O gece odasının kapısını kapadı, dolabı dayadı. Fazıl evin diğer tarafına yerleşti. Neredeyse hiç evde durmuyor, arkadaşlarıyla vakit geçiriyordu.
Murat asık suratla dolaşıyordu. Ama bir gün Aysel’i pencereden çıkarken görünce içi kıpır kıpır oldu:
“Demek ki onu affetmedi.”
Ertesi sabah, Aysel pencereden çıkarken bir basamakla karşılaştı. Pencere altında iki çakılı tahta duruyordu.
“Kim yaptı bunu?” diye şaşırdı. “Fazıl değil herhalde, onun vakti yok.”
Murat, gece onun rahat çıkabilmesi için basamağı yapmıştı. Nurgül’le evli değillerdi, yıllardır beraber yaşıyorlardİşte o an, Aysel anladı ki gerçek mutluluk, filmlerdeki gibi gösterişli değil, Murat’ın sessiz sevgisi gibi sadedir.




