Murat, babasının evinin önündeki eski tahta sıraya oturdu. Akşamın ılık havasını içine çekti. Sıra, tıpkı çocukluğunda olduğu gibi, altında gıcırdadı. Birkaç dakika sonra, yavaş adımlarla eve doğru yürüyen bir siluet belirdi. Bu, Kerem’di. Küçüklükten beri yan yana büyüdüğü ama yıllar önce bir şeylerin bozulduğu o çocukluk arkadaşı…
“Nasılsın be?” diye sordu Kerem, erkeksi bir tavırla Murat’ın omzuna vurarak.
“İşte,” diye cevapladı Murat, omuz silkip. “Çalışıyorum, şehirde bir daire aldım.”
“Helal olsun,” dedi Kerem başını sallayarak. “Sen hep akıllıydın zaten. Benim gibi değil…”
“Boş ver ya!” diye güldü Murat. “Annem babam anlattı, köydeki en güzel ev seninmiş. Komşular bile örnek alıyormuş.”
“Sen de fena değilsin ya, dairen var. Ben yaptırdım, sen aldın, fark yok.”
İkisi de kahkaha attı. Sonra, eski bir alışkanlıkla, Kerem’in evine yöneldiler. Ekmek, yumurta, sucuk çıkardılar. Bir şişe rakıyı masaya koydular. Birer kadeh doldurup içtiler, yüzlerini buruşturdular—pek içmezlerdi çünkü.
Birden Kerem, “Duydun mu?” diye sordu. “Elif… Haberin var mı?”
Murat irkildi: “Ne oldu?”
“Evlenmiş. Yakın köyden biriyle. Şimdi okulda öğretmenmiş.”
“Elif mi?” diye tekrarladı Murat, göğsüne bir ağrı saplanırken. “Bilmiyordum…”
“Ben de inanamadım önce. Geçer sanmıştım… Üç gün traktörle tarlada dolaştım, geçmedi. Anlıyor musun?”
Yeniden doldurdu. İçtiler. Sonra sessizce, çay bardaklarına bakarak oturdular.
Ansızın ikisi de gözlerini kaldırıp yüksek sesle güldüler—tıpkı çocukken yaptıkları gibi. Gözleri dolana, hıçkırıklara kadar.
“İşte böyle oldu,” dedi Kerem, gözlerini silerek. “Yıllarca onun için… sonra böyle döndü işte.”
“Evet,” diye onayladı Murat. “Bir yarıştık. Kim daha iyi, kim daha çok bekler, kim daha çok ses çıkarır… O ise bir anda gitti, başkasıyla.”
“Aferin ona,” diye beklenmedik bir cevap verdi Kerem. “Kendi seçimini yapmış. Biz de uğraştık ama…”
“Eh,” diye düşünceli bir tonla ekledi Murat. “Yine de boşuna değil. Sen ev yaptın, ben hastanede bölüm başkanıyım. İkimiz de bir şeyler başardık.”
“Aynen öyle!” diye coştu Kerem. “Yirmi dokuz yaşındayız. Hayat daha yeni başlıyor!”
“Başlatan sensin bu arada,” diye hatırlattı Murat.
“Belki. Ama sen devam ettirdin. Akıllı herif.”
“O zaman ben de aynı derecede aptaldım. İkimiz de öyleydik,” diye sırıttı Murat.
“Hatırlıyor musun, okul çıkışı o sırada oturur, ikimize de aynı bakardı ya? Ne sana ne bana.”
Yine sustular. Hatırladılar.
Murat ile Kerem, neredeyse birlikte doğmuşlardı. Aynı anda büyümüşler, aynı sokakta oynamışlar, aynı sıralarda oturmuşlardı. Dokuzuncu sınıfa kadar ayrılmazdılar.
Sonra sınıflarına Elif geldi.
Yaz boyu bir anda değişmişti. Bisiklet süren tıfıl kız gitmiş, uzun kumral saçlı bir genç kız gelmişti. Ve her şey değişti. Arkadaşlar, rakip oldu.
Kerem motorlara, traktörlere meraklıydı. Murat ise kitaplara ve hayvanlara. Biri tarlada çalıştı, diğeri laboratuvarda.
Elif ise ikisine de o bakışları atıyordu—kalpleri yerinden oynatan o bakışlar.
Okul bitince Murat şehre üniversiteye gitti, Kerem ise tarlada çalışmaya başladı. Elif açıktan okuyor, bazen birine bazen diğerine uğruyordu. Kimin daha çok kazandığını, kimin burs aldığını haber veriyordu. Ama hiçbirine yakın olmadı.
Askerlik bile barıştırmadı onları. Adam olmuşlardı, kendi yollarında. Kerem köyde ev yapıp ilk arabayı almıştı. Murat doktor olup tezini vermişti. Ama tüm bunlara rağmen—ikisi de bekârdı. İkisi de hâlâ yalnızdı. İçlerinde, o kumral saçlı kızın anısını taşıyorlardı.
Şimdi, mutfakta oturmuş, yorgun, zamanın ağırlığı gözlerine çökmüş—ama gülüyorlardı. Acıyla, huzurla.
“İyi ki evlenmiş aslında,” dedi sonunda Murat. “Dürüst olayım. Belki adam gerçekten seviyordur onu.”
“Belki…” diye mırıldandı Kerem. “Umarım öyledir. Yoksa… Hepsi boşunaydı.”
Bir süre sustular. Sonra Kerem masaya vurdu:
“Biliyor musun? Şöre bir kutlayalım. Onun için. Bizim için. Hayat devam ediyor diye.”
“Olur,” diye güldü Murat. “Hâlâ yan yanayız diye. Düşman değiliz diye.”
Kerem son kadehleri doldurdu.
“Elif için.”
“Elif için.”
Camlar toklaştı. Pencerenin ardında akşam, yavaş yavaş geceye evriliyordu. Eski tahta sıranın üstünde iki siluet—artık çocuk değiller, ama henüz yaşlı da. Sadece, hayatın bir kez yollarını kesiştirdiği ve bir daha ayıramadığı iki insan.
Elif’e gelince… Ne diyelim, mutlu olsun. Hak ediyor.




