O günleri hatırladıkça içim burkuluyor. Kocamla ayrıldığımızda küçük oğlum daha dört, büyüğü ise on yaşındaydı. İki çocuğumu tek başıma büyüttüm. Yeniden evlenmek nasip olmadı. Zaten vaktim de yoktu—çocuklarımı okutmak, yokluk içinde çalışmak, gece gündüz demeden didinmek zorundaydım. Tek dayanağım annemdi; o yokken çocukları okula o götürür, yemeklerini o hazırlardı ki ben iki işte birden çalışabileyim.
Oğullarımın nasıl adam olduklarıyla gurur duyuyorum. İkisi de yakışıklı, zeki, tahsilli. Büyük oğlum Mehmet çoktan evlendi, kendi evini yaptı, Antalya’da akrabalarıyla yaşıyor. Ama küçük oğlum Emre’ye daha çok bağlanmıştım. Hem ruhen hem de mesafe olarak bana daha yakındı.
Emre üniversitedeyken çaresizlikten Almanya’ya çalışmaya gittim. Ona her şeyi verebilmek için… Yaşlıların evlerinde temizlik yaptım, yerleri sildim, hasta bakıcılığı yaptım. Kuruş kuruş biriktirdim—hepsini onlar için. Çünkü biliyordum: Ben olmazsam kimse olmayacaktı.
Evlenmek istediğini söylediğinde önce sevindim. Kızı birkaç kez görmüştüm—sessiz, kibar görünümlü, güler yüzlüydü. O zamanlar maskesini ne kadar iyi taktığını bilmiyordum.
Onlara elimden gelen her şeyi verdim. Yıllarca sırtımda yük taşıyarak kazandığım parayla İzmir’de bir daire aldım. Hayal ettikleri düğünü yaptırdım—gelinlik, davetliler, nikah şekeri, her şey tamamdı. Mehmet gücenmedi; yolunun ayrı olduğunu biliyordu. Emre ise hep yanımdaydı—torunlarımı büyütmeyi, ailelerine karışmayı, “anne” diye çağrılmayı düşlüyordum.
Ama hayat, görünen o ki, hep en savunmasız anında vurur insanın.
Düğünden iki hafta sonra onları ziyarete gittim. Meyve, ev yapımı yemekler götürdüm. Hiç değilse bir çay içer, hasret gideririz diye düşündüm. Ama…
Gelinim Ayşe’nin yüzünde noter masası gibi bir ifade vardı. Mutfağa buyur etti, çay koydu ve karşıma oturdu:
— Fadime Hanım, açık konuşayım. Bayramlarda, özel günlerde görüşsek daha iyi olur. Böylece aramız daha iyi olur, gereksiz tartışmalar da çıkmaz.
Çay bardağı elimden düşecekti.
— Nasıl yani? dedim şaşkınlıkla.
— Yani… Siz de makul bir insansınız. Bunun herkes için iyi olacağını anlarsınız.
Orada öylece oturdum, inanamadım. Üstüne başına dökerek çalıştığım evin kapısını açtığım, düğün parasını verdiğim insan, şimdi bana ne zaman “gelebileceğimi” söylüyordu.
Düğünden önce öyle tatlıydı ki, gerçek yüzünü saklamak için çırpınıyordu sanki. Şimdi istediğini aldığına göre, maskesi düşmüştü.
Ama en acısı, Emre’nin sessizliğiydi. Tek kelime etmedi. “Anne, istediğin zaman gelebilirsin” demedi. Köşede öylece durdu, sanki bu onu ilgilendirmiyormuş gibi.
Ellerim tir tir titreyerek çıktım evlerinden. Dolmuşta, gözyaşlarımı zor tuttum. Bir ömür çalıştım. Kendim için değil, onlar için. Yaşlanınca tek istediğim buydu: yakın olmak. Nine olmak. Hâlâ “anne” diye seslenilen biri olmak…
Mehmet hemen anladı durumu:
— Anne, sen bunu hak etmedin, dedi. Kardeşimin bu tavrı beni de incitiyor. Sen yalnız değilsin.
Evet, o yanımda. Ama içimdeki acı dinmiyor. Çünkü istediğim şey çok basitti: sevgi ve saygı. Paralarını istemedim. Yanlarına taşınayım demedim. Sadece hayatlarında olmak istedim.
Şimdi kendi evimde oturup ne yapacağımı bilmiyorum. İhanete uğramış gibi hissediyorum. İyiliğimi zayıflık sandılar. Emeklerimi rüzgâra savurdular.
Ne yapmalıyım? Bayramlarda gülüp geçmeye devam mı edeyim? Yoksa bütün kapıları kapatıp kenara mı çekileyim?
Çünkü artık anne gibi hissetmiyorum kendimi. Kendi verdiğim evde, kendi kurduğum ailede, bir yabancıyım.




