Bir rüyadaydım sanki, bulanık ve acı dolu… “Annem bizimle yaşamazsa boşanırım” dedi ve nihayetinde boşandık.
Bir adam, sana sonsuz sevgi ve sadakat yemini ederken bir anda yabancıya dönüşebilir. Özellikle de ailenizi kurtarmakla kendinizi yok olmaktan korumak arasında kaldığınız anlarda. Ben bunu yaşadım.
Mehmet’le evlendiğimizde kendimize ait bir evimiz yoktu. Ailesiyle birlikte, İstanbul’un kalabalık bir semtinde, iki odalı bir dairede yaşıyorduk. Dar ama idare ediyorduk. Ta ki bir gün üvey babası eve dönüp, karısı Leyla’yı bir adamla yakalayana kadar. Genç, kendini beğenmiş, “hayat kurtarıcı” tavırları olan biri. Ona yeni ufuklar, “altın dağlar” vaat etmiş. Ama bir şartı varmış:
“Evi sat, başka bir şehre taşınalım. Yeni bir hayat başlatacağız.”
Biz, Leyla Hanım’a mantıklı olması için yalvardık:
“Bu adam sizi kandırıyor. Evinizden olacaksınız.”
Ama o burun kıvırdı:
“Siz benim mutluluğumu kıskanıyorsunuz. Karışmayın.”
Bir hafta sonra, kucağımda bebeğimle sokakta kalmıştık. Ev satılmış, bizi kovmuşlardı. Mehmet iki işte çalışıyor, ben de bebekle evde kalıp gece vakti ödevler yazıyordum. Kira zor geliyordu ama gelecek için dayanıyorduk.
Ev almak için kredi çekmeyi düşünürken, ansızın şans yüzümüze güldü: Çocuksuz, yalnız yaşayan teyzem vefat etti. Vasiyetinde bana İzmir’de bir ev bırakmıştı. Geniş, aydınlık, bahçeli bir ev. Kredi için biriktirdiğimiz parayla tadilat yaptık. Uzun zamandır ilk kez rahat nefes alabildim.
Ama bu rahatlık uzun sürmedi.
Bir akşam, bulaşıkları yıkarken kapı çaldı. Kapıda Leyla Hanım vardı. Gözleri şiş, yüzü gözyaşlarıyla boğulmuş, dövülmüş bir köpek gibi bakıyordu.
“Kızım… oğlum… beni kovdu… Elimde avucumda ne varsa aldı. Sadece bu çantayla kaldım. Yardım edin…”
Mehmet’le göz göze geldik. Yüzündeki yumuşamayı gördüm. Annesini tuttu, mutfağa oturttu, çay doldurdu. Ben ise öylece durdum, hiçbir şey hissedemedim — sadece derin, çınlayan bir acı. Çünkü onu uyarmıştık, yalvarmıştık bu aptallığı yapmaması için. Ama o dinlemedi, hatta daha kötüsünü yapıp, biz bebeğimizle sokakta kalırken umursamadı.
Mehmet bana baktı:
“O tek başına yaşayamaz. Onu bırakamayız. O benim annem.”
Dişlerimi sıktım:
“Bizi çöpe attı. Şimdi de onu bu eve alalım mı diyorsun? Yeni rahat etmeye başladığımız bu eve?”
Leyla Hanım sessiz kalmadı:
“Oğlum, sokakta mı kalayım? Yardım et… Artık anladım, bir daha yapmam…”
Sonra o cümle geldi, beni parçalayan:
“Annemin bizimle yaşamasına izin vermezsen, boşanırız.”
Gözlerim karardı. Kulaklarım uğuldadı. Kalbim dipsiz bir kuyuya düştü. Ama sakindim. Derler ya, ölümden önce ruh sessizleşir.
“Tamam,” dedim. “Bu senin seçimin. Sadece anahtarları bırak. Bu evde sadece bana saygı duyan yaşar.”
Bir hafta sonra boşanma davası açtı.
Gitti. Annesiyle. Kiracı oldular. Ben ise çocuğum ve kırık bir kalple kaldım. Ama pişman değilim. Çünkü ihanet eden bir kadını evime almadım, bir erkeğin bana kiminle yaşayacağımı dikte etmesine izin vermedim.
Sevgi, şartlara bağlı olmamalı. Hele ki böylelerine.
Artık biliyorum ki aile, kanla olmaz. Saygıyla olur. Sınırlarla. Zor zamanlarda yapılan seçimlerle. Mehmet kendi seçimini yaptı. Ben de yaptım.




