“Defol git buradan!” diye bağırdım ve kaynanamı kapı dışarı ettim. O andan sonra gerçekten özgürce nefes almaya başladım.
“Kaynana” kelimesi bana hep itici gelmiştir. Belki de çevremde, eşinin annesiyle gerçekten iyi anlaşan tek bir kadın bile görmemiştim dinlediğim her hikâyede, aileyi dağıtan hep oydu. Hep aynı cümle: “İlk görüşte nefret etti, sonra yavaş yavaş beni boğmaya başladı.”
Ben ise safça aşkın her oyundan güçlü olduğuna inanıyordum. Eğer gerçekten seviyorsak, kimse aramıza giremez diye düşünüyordum. Ne yazık ki yanılmışım.
Kaynanamla ilk tanışmamız, sevdiğimin askere gitmesinden kısa bir süre önceydi. Uğurlama anının bizi yakınlaştıracağını düşünmüştüm. Yetişkin, eğitimli bir insandım, ellili yaşlarda birçok arkadaşım vardı – o da nihayetinde bir insandı, değil mi?
Ama ilk dakikadan anladım: Bu kadın benden nefret ediyordu. Sadece hoşlanmıyor değil, gerçek anlamda nefret ediyordu. Neden? Hiçbir fikrim yoktu. Bütün gün yardım ettim: bulaşıkları yıkadım, yemek yaptım, çabaladım ama o bana bakarken gözlerinde sanki yokmuşum gibi bir ifade vardı.
Bir yıl geçti. Askerden döndükten sonra birlikte yaşamaya başladık. Daha ilk günden “beceriksiz, işe yaramaz kız” olmuştum. Hiçbir şey doğru değildi, hiçbir şey onun istediği gibi değildi. Elimden geleni yapıyordum, beğenilmek istiyordum ama karşılığında sadece arkamdan iğneleyici laflar duyuyordum. Bir gün, beni arkadaşlarının önünde aşağıladığını öğrendiğimde içimde bir şey koptu.
Bir yıl sonra düğün yaptık. Gösterişli bir tören yerine sadece küçük bir aile yemeğiydi. Kaynanam “nasıl olur da kutlama yapılmaz” diye tutturmuştu. O sırada eşimin babasıyla yaşıyorduk – anne-babası uzun zamandır ayrıydı. Ama mesafeye rağmen hayatımızı zehir etmeyi başardı.
“Sen onu askerden beklemedin!”
“Sen kötü bir ev hanımısın!”
“Sen ona layık değilsin!”
Oysa ben her gün çorba, ana yemek, komposto ve tatlı yapıyordum. Her gün temizlik yapıyordum. İhtiyaç olduğunda ona da yardım ediyordum. Ama hiçbir şey onu memnun etmiyordu.
Sonra birden torun istemeye başladı. Biz henüz çocuk düşünmüyorduk. O zaman daha da ileri gitti – kısır olduğumu fısıldamaya başladı. Kimse duymasın diye, göz göze geldiğimizde… Eşime anlattım. Öfkeyle onunla konuşmaya gitti. Peki kaynanam ne yaptı? Ona karşı kışkırtıyormuşum gibi davrandı. “Yalan söylüyor! O seni benden koparıyor!” diye bağırıyordu.
Beş yıl! Beş yıl boyunca bu baskı altında yaşadım. Üniversite mezunu olduğumu, başarılı bir kariyerim olduğunu, arkadaşlarım olduğunu unuttum. Kendimi değersiz hissettim. Geceleri ağladım, onunla karşılaşmamaya çalıştım. Her temas bir işkenceydi.
Sonra bir gün sınırı aştı. Sekiz aylık hamileydim ve hamileliğim zor geçiyordu. Kanepede yatıyordum, o an kapıyı çalıp içeri daldı ve bağırmaya başladı. Suçlamalar, aileme hakaretler, ellerini savurmalar… O an, kendime bile inanamayarak, ayağa kalktım ve sert bir şekilde:
“Defol git buradan!” dedim.
Şaşkına döndü. Bunu beklemiyordu. Ama ben… O an zincirlerimden kurtulmuş gibi hissettim. Bağırmadan, sakin ama kesin bir ifadeyle onu kapı dışarı ettim. Ve anladım: Artık kimsenin beni küçük görmesine izin vermeyecektim. Bu benim hayatımdı. Kimin içinde olacağına ben karar verirdim.
O gece eşimle konuştum. Bağırıp çağırmadan, ciddi bir şekilde. Anladı. Zaten annesinin karakterini biliyordu. Ve beni seçti.
Üç yıl geçti. Şimdi özgürce nefes alıyorum. Harika bir kızımız var. Kaynanam? Yılda birkaç kez görüşüyoruz. Kısa selamlaşmalar, resmi konuşmalar… Torununu görebiliyor – ama ne zaman ve nerede istersem. Evimize girmesine izin vermiyorum ama görüşmelerine de engel olmuyorum.
Pişman değilim. Bazıları “insafsızlık” diyor. Ama ben adalet diyorum. Ona saygı duyuyorum – çünkü eşimi dünyaya getirdi. Ama daha fazlası değil. Hayatımın sahibi o değil. Ve en önemlisi, o gün cesaretimi toplayıp “Artık yeter!” dediğim için kendime minnettarım.
Beş yılım çalındı. Ama şimdi özgürüm. Ve bu, kendime verdiğim en güzel hediye.




