Geçmişin Gölgesinde: Beklenmedik Bir Kader
Ayşegül Hanım mutfakta oturmuş, ağır bir yükle pencereden dışarı bakıyordu. Tek oğlu Mehmet, anne ve babasının evlilik yıldönümünü unutmuş, aramamıştı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, o bu kasvetli günü nasıl geçireceğini düşünüyordu. Birden telefonun çalması sessizliği böldü. “Sonunda! Boşuna oğlum hakkında kötü düşünmüşüm,” dedi içinden umutla. Ancak telefonu açınca, sesini duyunca donup kaldı: Gelininden geliyordu bu arama. “Ayşegül Hanım, size önemli bir konu için ulaştım,” diye atıldı Sibel, kayınvalidesine söz hakkı tanımadan. Söyledikleri karşısında Ayşegül Hanım’ın nefesi kesildi.
“Nasıl yani? Benim haberim olmadan mı sattınız?” diye haykırdı, duygularını kontrol edemeyerek. “Bu nasıl iş Mehmet? Senden böyle bir şey beklemezdim!”
“Anne, kızmana gerek yok. İşte öyle oldu. Alıcı çabuk bulundu, paraya ihtiyacımız vardı. Sibel’in dükkân açacağından haberin var. Sen tatilden dönüp de yazlığımızı sormamızı mı bekleyecektik?” diye tersledi Mehmet.
“Oğlum, nasıl yaparsın? O evde öyle anılarımız vardı ki!” diye iç çekti Ayşegül, kalbi sızlayarak. “Senin de vardı. Bari danışsaydınız!”
“Anne, her şeyi anlattım,” diyerek yorgun bir sesle kapattı Mehmet.
Ayşegül Hanım öfkeden deliye dönmüştü. Son zamanlarda kendini öylesine yalnız hisseder olmuştu ki, adeta kendi ailesinde istenmeyen biriydi. Bütün suçu da gelini Sibel’e atıyordu.
Sibel’le tanıştıktan sonra Mehmet değişmişti. Artık annesinin isteklerine, öğütlerine kulak asmaz olmuştu. Bu haber, Ayşegül’ün yüreğini paramparça etmişti. Kocası Hüseyin, oğullarına düğün hediyesi olarak dedesinden kalma Bursa’daki yazlık evi vermekte ısrarcı olmuştu. Ayşegül karşı çıkmıştı ama Hüseyin, “Bize bu daire yetiyor. Gençler isterse satsınlar. Para biriktiremedik ki oğlumuza layık bir hediye alalım. Yazlık elimizdeki en değerli şey. Tartışma, kararımı verdim,” demişti.
İşte şimdi, evliliklerinin beşinci yılında Mehmet yazlığı sattıklarını söylüyordu. Ayşegül emindi: Eğer Hüseyin yaşasaydı, oğlunun bu hareketini asla onaylamazdı.
Yazlık, gerçek bir hazineydi: ahşap, iki katlı, oymalı pencere pervazlarına sahip, geniş bir verandası ve iki balkonu olan bu ev, çam ormanlarıyla çevrili bir göl kenarındaydı. Ayşegül ve Hüseyin evlendikten hemen sonra orada yaşamışlardı ve o günler, Ayşegül’ün hayatındaki en mutlu anılardı. Doğa, sessizlik, samimi komşular, köylülerden aldıkları taze süt, yumurta, mis kokulu çilekler… Hepsi bir cennet hissi veriyordu. İşte tam da orada, Ayşegül anne olacağını öğrenmişti. O ev, en güzel hatıralarıyla doluydu.
Sibel ise, Ayşegül’e göre, bu hediyenin kıymetini hiç bilmemişti. Yazlığa nadiren uğrar, gece kalmak ya da bir hafta geçirmek aklının ucundan bile geçmezdi. “Ben şehir insanıyım,” derdi Sibel. “Doğada sıkılıyorum, sıcak, toz, sivrisinekler… Konfor lazım bana, klima olsun!” diye ekler, özenli manikürünü kontrol ederdi.
Ayşegül, önce kocasıyla, onun vefatından sonra da tek başına yazlığa gitmeye devam etti. İçten içe evin kendisine ait olduğunu düşünür, bir gün oğlunun evi ona geri verip huzur içinde yaşayabileceğini hayal ederdi. Arkadaşı Gülşen’i davet eder, şehir karmaşasından uzakta sessiz günler geçirirlerdi.
“Çok güzel bir yazlığın var Ayşegül,” derdi Gülşen. “Satarsan iyi para kazanırsın. Böyle evler şimdi çok revaçta, bir de bu doğa, tatilden beter.”
“Satmayacağız,” diye keserdi Ayşegül. “Burada çok huzurluyum. Hüseyin’in ailesinin hatırası.” Sürekli orada yaşamayı, misafir ağırlamayı, belki evin bir kısmını kiraya vererek emekli maaşına destek olmayı hayal ederdi.
Ekonomi mezunu olan Sibel, doğum izninden sonra eski işine, bir spor kulübünün muhasebesine dönmemişti. “Üç kuruşa çalışmam,” diyordu. “Aşağılayıcı.” Mehmet de, fabrikada mühendis olarak çalışan oğlu, onu destekliyordu: “Evde kal, Alper’le ilgilen. Maaşım bize yeter.”
Ancak Sibel sıkılmaya başlamıştı. Oğlu büyümüştü ve bir kuaför salonu açmaya karar verdi. “Aklıma geldi!” diye açıkladı Mehmet’e. “Yazlığı satıp salon için yer alalım. Uygun bir yer buldum bile, fiyatı da iyi.”
“Yapabilecek misin peki?” diye tereddüt etti Mehmet. “Hiç işletmecilik yapmadın.”
“Tabii ki!” dedi Sibel özgüvenle. “Usta bulurum, zaten eğitimim var. Yazlığı hemen satmamız lazım sadece.”
“Yazlığa yazık,” diye karşı çıktı Mehmet. “Dedelerimizin, babamın hatırası. Kredi çeksek?”
“Asla!” diye kesip attı Sibel. “Yazlık pahalı, her şeye yetecek. Eski bir ev, ne var ki? Şimdi satmazsak ileride değer kaybeder. Arazileri topluyorlar, sonra zorla alırlar.”
Yine her zamanki gibi konuşması mantıklı gelmişti Mehmet’e. “Annem üzülür,” diye iç çekti.
“Üzülmez,” diye cevap verdi Sibel. “Onun bir dairesi var. Toprakla uğraşmak istiyorsa, bahçeli bir yer kiralasın. Yazlık bizim, onun değil.”
MehmetAyşegül Hanım, oğlunun büyüttüğü torunu Elif’i kucağına alıp “Hayat yeni başlıyor,” diye fısıldadı, Sibel’in gözlerindeki sevgiyi görünce geçmişin yüklerini tamamen bıraktığını hissetti.




