Bugün defterime içimi döküyorum. Artık dayanacak gücüm kalmadı. Oğlum ve torunum için yüreğim yanıyor ama gelinimin baskılarına daha fazla boyun eğmeyeceğim.
“Bu Emel neden çocuk yaptı ki, hâlâ kariyerine ve aynalara kendini kaptırmış durumda,” diye iç geçiriyor 62 yaşındaki Ayşe Hanım, İzmir’den.
Oğlu Emre, zeki ve hırslı bir genç. 35 yaşında, saygın bir bilişim firmasında yönetici pozisyonunda. Ancak eşi Emel daha da ileri gitmiş durumda. Emre’den dokuz yaş büyük ve büyük bir şirkette zirveye tırmanmış. Uzun süre çocuk düşünmedi bile. Pozisyonunu kaybetmekten, genç ve aç rakiplerine yenik düşmekten korkuyordu.
Lüks bir hayatları vardı: elit bir apartman dairesi, yazlık villa, son model arabalar, Avrupa seyahatleri… Ama evlerinde sıcaklık yoktu. İş ortaklarıyla, birbirlerinden daha sık görüşüyorlardı. Ayşe Hanım ise içten içe üzülüyordu. Oğlunun ne kadar yorulduğunu, iyi bir eş olmaya çalıştığını ama bir duvara tosluyormuş gibi hissettiğini görebiliyordu.
Emel 40 yaşında hamile olduğunu açıkladığında herkes şok olmuştu. Emre bile ne hissedeceğini bilememişti. Hiç torun beklemeyen kayınvalidesi ise sevinçten ağlamıştı. Ancak bu sevinç kısa sürdü.
“Hamileliğin son aylarında bile ofisten çıkmadı. Neredeyse iş toplantısında doğuracaktı. Hastanede bile telefonundan inmeyip iş takip ediyordu,” diye anlatıyor Ayşe Hanım. “Doğumdan sonra direkt ofise gideceğini düşünmüştüm.”
Fakat ilk haftalarda Emel değişmiş gibiydi. Hormonların etkisiyle, bebeğinin başından ayrılmıyor, geceleri uyumuyor, her anını kaybetmekten korkuyordu. Eve kimseyi almıyordu – hatta kayınvalidesini bile. Her şeyi kendisi yapıyordu. Ama bu uzun sürmedi.
Kısa süre sonra işe dönme planları başladı. Şirketin dağıldığını, yardımcılarının projeleri batırdığını, dönmezse her şeyin mahvolacağını söylüyordu. Güvenilir bir bakıcı bulmak da kolay olmadı. Sonunda Ayşe Hanım’a torununa bakması için para teklif etti. O da kabul etti, belki böylece araları düzelir diye umut etti.
“İlk başta her şey iyiydi. Hafta içi torunuma bakıyordum, hafta sonları dinleniyordum. Ebeveynler kendileri ilgileniyordu. Mutluydum çünkü nihayet torunumla vakit geçiriyordum.”
Ancak işler değişti. Emel temizlikçiyi kovdu ve kayınvalidesinden sadece çocuğa değil, ev işlerine de bakmasını istedi. Tabii para veriyordu ama iş yükü çok ağırdı. Bebek sürekli ilgi istiyordu.
“Bir gün buzdolabını temizlerken torunum parkta uyuyordu. Yatak odası çok uzaktı. Hızlıca bitirip çocuğu rahatsız etmek istememiştim.”
Fakat Emel gelip oğlunu parkta görünce küplere bindi:
“Niye yatağında değil? Niye dışarıda uyuyor? Sana bu kadar para veriyoruz, çocuğun dinlenmiş, tok ve bakımlı olmasını bekliyorum!”
Ertesi gün temizlikçi geri geldi. Ama bir de kontrol mekanizması kuruldu. Evin her köşesine kamera, her gün rapor… En ufak bir çizik için azar işitiyordu. Ayşe Hanım kendini hizmetçi gibi hissediyordu.
“Tuvalete bile gitmeye korkar oldum,” diye gözyaşları içinde anlattı. “Sürekli izleniyormuşum gibi geliyordu. Emre’den de destek görmüyordum. ‘Anne, biraz sabret, sen para karşılığı çalışıyorsun’ diyordu. Ama bu iş değildi, içim acıyordu!”
En sonunda, Emel ona “beceriksiz ve tembel” dediğinde sabrı taştı.
“Tamam, istifa ediyorum. Köleniz değilim. İsterseniz diplomalu bir bakıcı bulun, ama beni bu savaşınıza daha fazla dahil etmeyin,” deyip çıktı gitti.
O günden beri Emel eve adımını bile attırmıyor. Torununu göstermiyor. Emre ise sessiz… Ayda bir kuru mesaj atıyor, eşinin tarafında.
“Ben robot değilim! Canım yanıyor. Ailem, torunum için yaşadım…” diye fısıldıyor Ayşe Hanım. “Ama daha fazla eğilmeyeceğim. Oğlumu bunun için büyütmedim. Artık nasıl istiyorlarsa öyle yaşasınlar. Yalnız bakıcıları her hafta değişiyor. Sanırım kimse bu ‘mükemmel kurallara’ dayanamıyor.”
Keşke Emel bir gelse de “Özür dilerim,” dese… Belki her şey farklı olurdu. Ama artık köprüler yıkıldı.




