Cemile, kayınvalidesine içerlemişti, çünkü torunu onu görmezden geliyordu. Peki, çocuğun bir aileye ihtiyacı varken neredeydi o?
Emre ve Cansu, neredeyse çocuk denilecek yaşta evlenmişlerdi; henüz on dokuzlarındaydılar. İkisi de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne yeni başlamışken birbirlerine âşık olmuş, saf ve heyecan dolu bir aşkla evlenmişlerdi. Bir yıl sonra da mütevazı bir düğün yapmışlardı—Cansu o sırada hamileydi. Her şey bir masal gibiydi: gençlik, aşk, bebek… Ama hayatın o kadar da büyülü olmadığı kısa sürede anlaşıldı.
Doğumdan sonra Cansu, bebeği emzirmeyi reddetti. Önce yorgunluktan, sonra depresyondan bahsetti. Bir hafta sonra ise eşyalarını toplayıp bir not bıraktı ve evi terk etti. Sonsuza dek.
Emre şoktaydı. Nasıl olabilirdi? Daha dün hastanede bebeğine gülümseyen, “Dünyanın en iyi annesi olacağım” diyen Cansu şimdi yoktu. Geride boş bir bebek karyolası, ağlama sesleri ve yalnızlık kalmıştı.
Zamanla, kulaktan dolma bilgilerle öğrendi ki Cansu, annesi Lale Hanım’la birlikte Almanya’ya gitmişti. “Gençsin, kendini harcama, ömür boyu bez değiştirerek geçirme” diyerek kızını etkilemişti. Cansu da dinlemişti. Emre ise sevdiği ama nasıl büyüteceğini bilmediği bebeğiyle baş başa kalmıştı.
Şans eseri, apartman komşuları olan Şükran Teyze, ona destek oldu. Emre gece vardiyasında tamirhanede çalışırken, Şükran Teyze küçük oğluna bakıyordu. Çocuğun gerçek annesi o oldu adeta. Onu kucağında salladı, ninniler söyledi, konuşmayı öğretti, okuldaki etkinliklere götürdü.
Küçük Ali sık sık babasına sorardı: “Niye herkesin annesi var, benim yok?” Emre ne cevap vereceğini bilemez, her seferinde yüreği parçalanırdı. Kendine söz verdi: Artık başka bir kadın olmayacaktı evde. Tüm zamanını oğluna adayacaktı.
Yıllar geçti. Ali büyüdü. Ailesinin hayal ettiği gibi hukuk fakültesini bitirdi. Şimdi babasıyla birlikte ailelerinin avukatlık bürosunda çalışıyordu. Akıllı, dürüst, kararlı bir gençti. Babasıyla aralarında gerçek bir dostluk ve saygı vardı.
Derken bir gün kapı çaldı. Kapıda pahalı bir manto giymiş, elinde çantası, küçümseyen bir ifadeyle duran yaşlı bir kadın vardı.
“Merhaba, Ali’ciğim. Beni tanıdın mı, torunum?”
Ali ona baktı. Yüzü yabancıydı. Tanımıyordu. Ne bir anı, ne de sıcak bir his uyanıyordu içinde.
“Affedersiniz, siz kimsiniz?”
“Nasıl kimim? Ben senin babaannenim! Annenin annesi! Hiç mi anlatmadılar?”
“Anlatmadılar. Çünkü anlatacak bir şey yoktu.”
“Büyüklerinle böyle mi konuşuyorsun? Şimdi bana bakmalısın! Zor durumdayım, emekli maaşım yetmiyor. Sen gencsin, diplomalısın, bana yardım etmelisin. Sonuçta kan bağımız var!”
“Peki, bu yirmi beş yıl neredeydiniz?”
“Gençlik işte… Kendim için yaşamak istedim. Size zaman ayıramadım. Sonra belki, bir gün…”
“O halde ‘sonra’ gelsin. Siz benim için hiçbir şeysiniz. Lütfen gidin ve burayı unutun.”
Kadın homurdandı, “nankör” diye mırıldandı ve gitti. Birkaç gün sonra bu olay sosyal medyada dilden dile dolaştı. Emre, isim vermeden bu hikâyeyi paylaşmış, insanların fikirlerini merak etmişti. Yorumlar ikiye ayrılmıştı:
“Yaşlılığında bakacak birini arıyor! Çocuk bir sıcaklık beklerken neredeydi?” diyenler vardı. Bazıları ise daha merhametliydi: “Belki pişman olmuştur, belki de Ali’nin yüreği artık kapalıdır…” Ama çoğu aynı fikirdeydi: Gerçek sevgi, sözle değil, eylemle gösterilir. Ve eğer gittiysen, seni bekleyeceklerini sanma.
Emre ise şöyle dedi:
“Bu evde bir erkek yetiştirdik. Kan bağıyla değil, özüyle. Eğer hayatında bir babaannen yoksa, demek ki böylesi daha iyiydi. Sessizce gittiniz, öylece kalın.”
Hayat bir ödünç alma değil, emek vermektir. Sevgi, varlığında değerini gösterirken, yokluğunda fark edilir.




