“Günaydın,” diye mırıldandı Elif, ofise girip koltuğuna ağır bir şekilde çökerken. Bilgisayarını açtı, pencereden dışarıya, alçak bulutların ıslak gökyüzüyle buluştuğu manzaraya baktı ve iş arkadaşlarına bile göz ucuyla bakmadı.
“Günaydın,” diye karşılık verdi Ayşe ve Seda, birbirlerine bakıp omuz silktiler. Genellikle güneş gibi neşeli ve konuşkan olan Elif, departmandaki herkesin diline destan olan güler yüzüyle değil, sıkılmış dudaklarıyla sessizliğe gömülmüştü. Sanki pencerenin ardındaki yağmurla birlikte onun da içine aynı kasvet dolmuştu.
Ofiste üç kişi çalışıyordu: Elif, otuz yaşında, bir çocuk annesi, evli, sakin ve düzenli bir kadındı; Ayşe, en büyükleri, otuz altı yaşında, iki çocuklu, hareketli ve enerjik biriydi; Seda ise en gençleri, yirmi yedi yaşında, erkek arkadaşıyla yaşıyordu, hiç evlenmemişti. Ayşe, büyük olmanın verdiği sorumlulukla, her molanın ve sohbetin öncüsüydü.
“Kızlar, kahve içelim mi?” diye atıldı birden, sessizliğe daha fazla dayanamayarak. “Hemen geliyorum.”
“Olur,” diye onayladı Seda. Elif ise suskunluğunu bozmadı.
Birkaç dakika sonra Ayşe, üzerinde üç fincan kahve taşıyan bir tepsiyle döndü. Herkese birer tane uzattı. Elif sessizce başını salladı, ne bir teşekkür ne de bir bakış fırlattı. Seda, havayı yumuşatmaya çalıştı:
“Sağ ol Ayşe! Sen bizim yılın ev sahibesisin.”
Ayşe’yle birlikte güldüler, Elif ise belli belirsiz bir tebessümle karşılık verdi. Ayşe, daha fazla dayanamayarak patladı:
“Elif, hayırdır? Bir şey mi oldu? Yoksa biz mi bir şey yaptık?”
“Yok, öyle bir şey değil,” diye başını iki yana salladı Elif. “Evde işler biraz karışık. Aslında sadece ev değil… akrabalarla.”
“Yine Meryem mi?” diye kaşlarını çattı Seda. “Dinle, daha ne kadar katlanacaksın? Ciddi ciddi, kafana takma böyle şeyleri.”
“Nasıl takmayayım? Neredeyse duvar komşusuyuz. Aynı bahçede iki ev. Kocam Ahmet, her zamanki gibi, hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Ağabeyi Serhat ise normal, sakin biri. Ama Meryem… Resmen bir felaket. Dün artık dayanamadım. Ağzıma geleni söyledim. Şimdi nasıl aynı bahçede yaşayacağız, bilmiyorum.”
Elif, Ahmet’le evlendiğinde, kayınpederi bahçeye iki ayrı ev yaptırmıştı: biri büyük oğlu Serhat için, diğeri küçük oğlu Ahmet için. Düğünden sonra Elif ve Ahmet kendi evlerine yerleşmiş, yan komşuları da Serhat’la eşi Meryem olmuştu. Ancak düğünden sadece birkaç gün sonra büyük bir trajedi yaşandı: Ahmet ve Serhat’ın anne babası bir trafik kazasında hayatlarını kaybettiler. İki kardeş, aileleriyle birlikte, aynı bahçede yapayalnız kalmışlardı.
Başlarda her şey yolundaydı. Neredeyse aynı zamanda iki kadın da çocuk doğurdu. Hayat sanki paralel iki çizgi gibi, uyum içinde ilerliyordu. Ama zamanla Elif, Meryem’le ne kadar farklı olduklarını hissetmeye başladı.
Meryem—patavatsız, gürültücü, sürekli bir şeylerden şikâyet eden biriydi. Elif ise tam tersi: sakin, sessizliği seven, evinin huzurunu ve sabahları mutfakta tek başına kahve eşliğinde müzik dinlemenin keyfini çıkaran biriydi. Ahmet de aynı şekilde sessiz ve dengeliydi. Bu yönüyle birbirlerine mükemmel uyuyorlardı.
“Ben hiç kalabalık ortamları sevmem. Benim ailem benim dünyamdır,” diye anlatırdı Elif iş arkadaşlarına. “Kocam ve oğlumla başbaşa olmak bana yetiyor, üçüncü kişilere ihtiyacımız yok.”
Ama Meryem böyle düşünmüyordu.
“Hepimiz bir aileyiz, ‘kümelenmek’ zorundayız. Bu ne biçim bir içe kapanıklık? Birlikte olmalıyız,” diye diretirdi.
Ama mesele sadece sözlerle kalsaydı keşke… Meryem daha en başından tüm bahçenin sahibi gibi davranmaya başlamıştı. Kendi sınırlarını ortak mal gibi görüyor, Elif ve Ahmet’in işlerine izinsiz karışıyordu. Kapıyı çalmadan içeri dalabiliyor, Elif çocuğunu emzirirken veya uyutmaya çalışırken bile.
“Ay, kalktığını sanmıştım! Neyse, rahatsız etmiyorum!” deyip kapıyı çarpıyordu.
Hafta sonları, Elif sabahın erken saatlerinde kalkıp tek başına kahvesini yudumlarken, Meryem sanki alarmlı gibi pencerede beliriyordu:
“Kahve mi içiyorsun? Bana da doldur, geliyorum,” diyor ve bir dakika sonra mutfağında dikiliyordu.
“Bazen sadece yalnız kalmak istiyorum,” diye iç çekiyordu Elif kocasına. “Ama o sanki bilerek huzurumu kaçırıyor.”
Doğrudan söylemeye içi el vermiyordu. Terbiyesi buna izin vermezdi. Ama Serhat bile zaman zaman karısını uyarmıştı:
“Meryem, Ahmet’le Elif’i rahat bırak. Sana da biri böyle izinsiz girse dayanamazsın.”
Bir akşam, zor geçen bir haftanın ardından, Elif eve sushi sipariş etti. Küçük bir kutlama—oğlu karneBir süre sonra Elif, derin bir nefes alıp Meryem’e dönerek, “Artık kendi sınırlarımı koruyacağım, lütfen buna saygı göster,” diyerek yıllardır içinde biriken cesareti buldu ve o günden sonra bahçedeki huzuru kendi elleriyle inşa etmeye başladı.




