Nermin Hanım, haziran güneşinin yumuşak ışıklarıyla uyandı. Sabah şaşırtıcı derecede sessizdi. Ne bir çocuk ağlaması, ne de “Elif’i akşama kadar yanında tutar mısın?” diyen telefonlar. Uzun zamandır ilk kez, bugün hiçbir yere koşmaması gerektiğini, kimseye bir şeyleri açıklamak zorunda olmadığını hissetti.
Yataktan kalktı, mutfağa geçti, cezveye ince çekilmiş kahve koydu, ocağı yaktı. Özgürlük kokuyordu. Sandalyenin üzerinde, on yıl önce yazacağı öykülerin fikirlerini not aldığı defter duruyordu. Bir zamanlar yazar olmayı hayal ederdi, ama hep erteledi. Önce okulda öğretmenlik, sonra evlilik, kızı Ayşe’nin doğumu, boşanma, krediler, sorumluluklar… Şimdi de torunu.
Küçük Yusuf, hayatına Ayşe’nin yetişkin hayatı gibi bir anda girmişti. Dünün umursamaz üniversiteli kızı, bir gün heyecanla telefon açmış ve titrek bir sesle, “Anne, hamileyim. Can’la çocuğu büyütmeye karar verdik,” demişti.
Nermin cevap vermedi. Sadece tabureye oturdu, telefonu sıkıca tuttu ve sessizce, “Anladım,” dedi.
O günden sonra her şey değişti. Ayşe ve nişanlısı Can, eğitimlerine devam etti, Yusuf ise Nermin’in sırtına yüklendi. Bitmeyen bezler, maması uykusuz geceler… Genç ebeveynlerin açıklaması basitti: “Anne, sen torun istiyordun ya, işte fırsat.”
Nermin katlandı. Şikâyet etmedi. Ama her geçen gün kendi hayatının parmaklarının arasından kaydığını hissetti. Artık sabahları yürüyüş ya da kitap okuma planlarıyla değil, Yusuf’un günlük programını düşünerek uyanıyordu.
Bugün ise kararını vermişti. Yetti.
Bu sırada şehrin öteki ucunda Ayşe telaşla hazırlanıyordu. Göz altları morarmıştı. Omzunda sürekli mızmızlanan Yusuf, bir elinde çanta, diğerinde laptop… Can pencerenin yanında telefonla hocasına mesaj atıyor, sınav öncesi görüşme ayarlamaya çalışıyordu.
“Annene götürebilecek misin?” diye sordu, montunu çabucak giyinirken.
“Götürürüm…” diye homurdandı Ayşe dişlerinin arasından. “Yine her şey bana kaldı. Sen hiç baban olmuyorsun.”
Daireden çıktı, koşarak montunu ilikledi. Yusuf huysuzlanıyordu. Minibüste ağlama krizi geçirdi. Ayşe’nin kafasında tek bir düşünce vardı: Yetişmeli, annem evde olmalı…
Tanıdık kapıya vardılar. Çaldılar. İçeriden sessizlik… Sonra ayak sesleri. Kapı açıldı. Karşılarında Nermin duruyordu – sakin, elinde bir fincan kahve. Üzerinde sabahlık, saçları dağınık bir topuz yapılmıştı. Ama gözlerinde Ayşe’nin uzun zamandır görmediği bir ifade vardı: Kararlılık.
“Merhaba anne. Sadece yarım günlüğüne geldik. Yarın sınavları atlatacağız, bir daha seni yormayacağız,” diye yumuşatmaya çalıştı Ayşe.
Nermin derin bir nefes aldı. Kahvesinden bir yudum içti. Ve dedi ki:
“Hayır.”
“Ne?” diye sordu Ayşe kaşlarını çatarak.
“Bugün Yusuf’u almayacağım. Yarın da almayacağım. Yoruldum. Artık dayanamıyorum. Ve en önemlisi, sizin beni dönüştürdüğünüz şey olmak istemiyorum – seçme hakkı olmayan ücretsiz bir bakıcı.”
Can araya girdi:
“Nermin Hanım, anlıyorsunuzdur, ikimiz de okuyoruz, vaktimiz yok…”
“Benim var mı?” Nermin’in sesi buz gibi keskinleşti. “Ben de bir insanım. Hayallerim var. Yazmak istiyorum. Sadece… yaşamak istiyorum. 80 yaşında değilim, hâlâ gencim ve kendimi sizin sorumluluklarınızın altında eritmek istemiyorum.”
“Demek böyle mi?” dedi Ayşe acı bir gülümsemeyle. “Yani biz sana yük olduk.”
“Benim için ailemsiniz. Ama aile saygı demektir. Akşam telefon açıp ‘Yarın yine her şeyi bırakacaksın’ diye dayatmak değil. Senin adına ‘zaten evde oturuyor’ diye karar vermek değil.”
Sessizlik çöktü. Yusuf susuvermişti. Ayşe ve Can ne diyeceklerini bilemiyordu. Sonunda Ayşe soğuk bir tavırla,
“Tamam. Gidiyoruz. Ama anne, bir gün yardıma ihtiyacın olursa, bugünü hatırla,” dedi.
“Elbette,” diye başını salladı Nermin. “Ama ben yardım istediğimde, sizi bir anda zor durumda bırakmayacağım.”
Gittiler. Kapıyı çarpmadan, sessizce… Nermin mutfağa döndü. Oturdu. Defterini açtı.
Eli titriyordu – korkudan değil, uzun yıllar sonra ilk kez kendisi için bir şey yapmış olmanın verdiği duyguyla. Yeniden yazmaya başladı. Ve her satırda nefesinin hafiflediğini, dünyanın genişlediğini hissetti.
O gün, uzun süredir ilk kez kendisine ait olduğunu fark etti. Ve bu his, her şeyden daha değerliydi.
Bazen “hayır” demek, sevdiklerinizi kaybetmek değil, kendinizi bulmaktır.




