Kızın Seni Nefret Ediyorsa Nereye Başvurmalısın?

“Nereye şikâyet edeceğim, kızım benden nefret ediyorsa?” diye mırıldandı Zehra, çökmüş kanepeye uzanmış, yüzünü elleriyle kapatmıştı. “Birinin ona anneye saygı duymayı öğretmesi lazım. Birileri… Birileri işte…”

Oda loş ve kasvetliydi. Bayat şarap, kirli tabaklar ve ağır havanın kokusu duvarlara sinmişti. Zehra kalkamıyordu—kafası sanki içinde bir tren varmış gibi zonkluyor, her duruşunda midesi bulanıyordu. Nerede uyuyakalmıştı? Ne zaman? Hatırlamıyordu. Dün gece şişeyi eline aldığı anı da, sonraki saatlerin nasıl geçtiğini de…

Yine yapayalnızdı.

Elif, sarhoşlardan nefret ederdi.

Sadece hoşlanmamak değildi bu. Köklü, eski bir ağacın dalları gibi tüm hücrelerine işlemiş bir nefretti. Çocukluğundan beri, o geç saatlerde evlerinde cehennemi yaşadığı günlerden beri: annesi sendeleyerek eve girer, kapıyı çarparak kapatır, ışığı yakamaz, duvarlara tutunarak yürürdü. Bazen düşerdi. Bazen yatağına bile gidemeden kapının önünde uyuyakalırdı.

Bir gün Elif, Zehra’yı apartmanın önünde yüzüstü çamurun içinde bulmuştu. Yedi yaşındaydı. Daha yedi yaşında utanç nedir bilirdi. Sarhoşluk kokusunu, komşuların bakışlarını, sınıf arkadaşlarının alaylarını:
“Elif, annen bugün hendekte mi yoksa masanın altında mı?”

Gözyaşlarını tutmayı öğrenmişti. Kırılan tabakları saklamayı, boş şişeleri çöp poşetine doldurup kimse görmeden çöpe atmayı öğrenmişti. Annesi ayağa kalkamazken Elif yerleri siler, çamaşır yıkar, yemek yapardı—çünkü başka türlü yaşamak mümkün değildi. On yaşında halıdaki şarap lekesini çıkarmayı, duvardaki kusmuğu temizlemeyi bilirdi.

Her akşam bir sınavdı. Annesi kendi kendine konuşur, bağırır, ağlar, duvara bardak fırlatır, yere yığılırdı. Elif ise karanlıkta yastığına sarılarak sessizce beklerdi. Nefes almazdı. Kıpırdamazdı. Çünkü sarhoş annesi öngörülemezdi. Bazen ağlardı, bazen bağırırdı, bazen de… vururdu.

Elif büyüdü. Fırsat bulur bulmaz kaçtı. Üniversiteye girdi, oda kiralayabilmek için geceleri çalıştı. Sonra Eren’le tanıştı. Sakin, güvenilir biriyle evlendi. Bir oğulları oldu—Aslan. Ve Elif kendine söz verdi:
“Benim çocuğum asla sarhoş halimi görmeyecek. Koridordaki ayak seslerinden korkmayacak. Arkamdan yerleri temizlemek zorunda kalmayacak.”

Oğlunu korudu. Sessiz, huzurlu bir ev, ev yapımı ekmek, akşam masalları ve lavanta kokulu temiz çarşaflar. Kendisinin hiç sahip olamadığı her şey.

Annesiyle neredeyse hiç konuşmuyordu. Ara sıra, sadece Zehra’nın “ayık” olduğu dönemlerde kısa ve mesafeli görüşmeler. Onu hayatına sokmak istemiyordu. Asla.

Ama Zehra anlamıyordu.

Her sabah baş ağrısı ve söylenmelerle başlardı. Evin içinde tökezler, yatağa bile gidemeden mutfakta yere yığılırdı. Bazen kanepede uyanır, oraya nasıl geldiğini hatırlayamazdı.

Bazen ağlayarak homurdanırdı:
“Nankör kız! Ben onu doğurdum, geceleri uyumadım, o ise kaçtı gitti. Bir telefon bile etmez. Halbuki kanım, canım…”

Bazen bir bardağı duvara fırlatıp bağırırdı:
“Şımarık! Beni hayatından silebileceğini mi sanıyor? Bir gün ölsem, haberi bile olmaz!”

Bazen… sessizce ağlardı. Çünkü biliyordu. Her “bir kadeh daha” dediğinde kızının sevgisini kaybettiğini biliyordu. Ama artık çok geçti.

Bazen nerede yanlış yaptığını düşünürdü. Kocasının ölümünden sonra mı? İşini kaybettiğinde mi? Yoksa daha önce, akşamları “rahatlamak için” bir kadeh içmenin normal olduğuna inandığında mı?

Şimdi yapayalnızdı. Ailesiz, torunsuz. Şişesi ve eski fotoğraflarıyla.

Toz kaplı albümü açar, Elif’in küçüklüğüne—kurdeleli, masum gözlü haline—bakardı. Sonra kendine. Her şeyin yokuş aşağı gitmediği zamanki haline.

Gözlerinde bir korku belirirdi:
“Ben ne yaptım?”

Ama çoğu zaman öfke basardı:
“O benim kızım! Neden bana bakmıyor? Neden o mutlu yaşarken ben böyle terk edildim?”

Sonra telefonu kapar, “bir yerlere” şikâyet etmek için numaralar çevirirdi:
“Kanunda bir şey vardır herhalde! Anne hakkını öğretmeliler ona!”

Ama sonra… telefonu bırakır, kalkar, yarı dolu şişeye uzanırdı. Çünkü gerçekle yüzleşmektense unutmak daha kolaydı.

Elif, annesinin yalnız olduğunu biliyordu. İçtiğini de. Belki bir gün kimsenin haberi olmadan öleceğini de. Ama yüreği çoktan sönmüştü. Geriye sadece ince bir kül kalmıştı. O acı ona tek bir şey öğretmişti: Önce kendini kurtar. Seni dibe çeken varsa bırak gitsin. Annen de olsa.

Çünkü bazen saygı istenmez, kazanılır. Ya da kaybedilmez. Ama bir kez kaybedildi mi, geri getirilemez. Ne kadar istesen de.

Artık şikâyet edecek kimse yok.
Kimseye, hiçbir şeye.
Çünkü her şeyi kendin yıktın. Ellerinle. Şişelerinle. “Özür dilerim” demen gereken yerde sustuğun için.

Ve bunun bedelini ödersin.

Rate article
Lifequest
Kızın Seni Nefret Ediyorsa Nereye Başvurmalısın?