Evdeki Sessizlik: Bir Dikiş Makinesinin Kaderi Değiştirmesi
Sabahın erken saatlerinde Emre, her zamanki gibi işe gitti. Aysel ise yatak odasının loş ışığında, yatağın kenarında oturuyordu, sanki önemli bir şey için güç topluyor gibiydi. Mutfağa gitmek yerine, dolaba yöneldi. Tozlu bir merdiveni zorla kenara iterek, üst raftaki eski bir dikiş makinesini indirdi. Derin bir nefes aldı ve makineyi odasına taşıdı… Emre akşam eve döndüğünde onu bir şok bekliyordu. Bulaşıklar lavaboda, gömlekler çamaşır makinesinde, Aysel ise ona bakmadan bile odasına çekilmişti, ışıklar ve müzikle dolu bir kutlama havasında. Emre mutfağın ortasında öylece dikildi, evlerinde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.
“Pantolon paçaları yine eğri,” diye homurdandı Emre, aynada kendini her zamanki memnuniyetsiz ifadeyle incelerken. “Aysel, ütülerken hiç mi bakmadın? Berbat olmuş!”
Aysel arkasında durmuş, kollarını bağlamıştı. Onun pahalı lacivert pantolonlarının kusursuz ütülendiğini görüyordu: paçalar düz, ne kırışıklık ne de leke vardı. Ama tartışmadı. Bu sabah ritüeli artık bir alışkanlıktı ve susmayı öğrenmişti.
“Pantolon gayet iyi, sevgilim,” diye yumuşakça yanıt verdi, sinirini belli etmemeye çalışarak.
“Sadece hatalarını söylüyorum!” diye kesip attı Emre. “İstediğim gibi yapmak bu kadar zor mu? İmkansız bir şey mi istiyorum sanki?”
Kendine bir kez daha sert bir bakış attı, çantasını kapıp ekledi:
“Tamam, idare eder. Bugün önemli bir anlaşma var, geç geleceğim.” Aysel’in yanağına bir öpücük kondurdu ve kapıyı çarparak çıktı.
Aysel koridordaki ışığı kapattı ve ayakkabılığın yanındaki küçük tabureye yavaşça oturdu. Bu yarım saatlik yalnızlık, onun günlük sığınağıydı—hayatındaki hataları düşündüğü, acı gerçeklerle yüzleştiği bir zaman. Nerede yanlış yapmıştı? Nasıl bu hale gelmişti?
Aysel ve Emre üniversitede tanışmışlardı. O tarih okuyor, öğretmen olmayı hayal ediyordu; Emre ise mühendislikteydi. Aşkları kitaplardaki gibiydi: saf, parasız ama umut dolu. Bu aşk, boş ceplerine ve küçük burslarına rağmen evlenmelerine cesaret vermişti. Aileleri yardım edemiyordu—iki taraf da zar zor geçiniyordu.
Düğün yapılmadı, sadece nikâh kıyıldı. Ailelerinin verdiği para, yurt odasına bir yatak ve temel eşyalar için harcandı. Aysel’in tek çeyizi, büyükannesinden kalan eski bir dikiş makinesiydi. Reddedemezdi, ama dikmeye de vakti yoktu. Makine, solmuş bir havluyla örtülü olarak pencerenin kenarında tozlanıyordu.
Son sınıfta Emre’ye bir inşaat şirketinde iş çıktı. Kısa sürede sıradan bir mühendisten yönetici konumuna yükseldi. Aysel ise bir okulda tarih öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Dersleri canlı ve ilgi çekiciydi—çocukları seviyor, kendi çocuklarını hayal ediyordu.
“Neden acele yapıyoruz ki?” diye soğutuyordu Emre onun hevesini. “Bu küçüklükte evde üç kişi mi yaşayacağız?”
O sırada bir apartman dairesine taşınmışlardı, Emre toplu taşımadan ikinci el bir arabaya geçmişti.
“Bu okulda ne işin var ki?” diye çıkışıyordu. “Ev dağınık, bütün gün oradasın, akşamları da defterlerle uğraşıyorsun. Ben dedim ya, evde otur, ev işlerine bak. Düzen olursa, çocuk düşünürüz.”
Aysel her şeyi yetiştiriyordu: temizlik, yemek, çamaşır. Ama Emre hiçbir zaman memnun kalmıyordu. O işe ondan erken gidiyordu, kahvaltı soğuyordu. Karmaşık yemeklere vakit yoktu, ısıtılmış çorba veya dünün köfteleri onun suratını ekşitiyordu. Sabahları ütülü, hâlâ sıcak bir gömlek istiyordu, ama Aysel haftada bir ütü yapıyordu. Emre söyleniyor, eleştiriyor ve şikayetleri gitgide artıyordu.
“Ne zaman işi bırakıp kocana ve evine gerektiği gibi bakacaksın?” diye patlıyordu. “Maaşının bize hiç faydası yok, onsuz da gayet iyi geçiniriz.”
Üç yıl sonra Aysel pes etti. Okulu bıraktı, kendini evine—daha doğrusu Emre’ye adadı, çünkü çocukları olmamıştı. Emre o sırada yeni bir şirkette yüksek bir pozisyona gelmişti, akşamları sık sık evden çalışıyordu.
“Çocuk mu, Aysel?” diye sinirleniyordu. “Bağırır, uykumu böler, çalışmamı engeller. Kovulmamı mı istiyorsun? Sen çalışmıyorsun, her şey bana bağlı!”
Ev, Aysel için bir savaş alanına dönüştü. Her gün temizlik yapıyor, Emre’nin taze servis etmesini istediği karmaşık yemekler pişiriyordu. Restoran yemeklerini hor görüyor, sipariş vermeyi yasaklıyordu. Aysel saatlerce yeni tarifler arıyor, yemek becerisini geliştiriyordu, ama Emre yine de eleştirecek bir şey buluyordu: tuzsuz, fazla baharatlı, et sert…
Önce tartışmaya çalıştı, ama sonra sustu. Bir şey kanıtlamanın anlamı yoktu—o her zaman memnuniyetsizdi.
“Bugünkü köfteler geçen seferkinden daha iyi,” diyordu, “ama baharatlar biraz farklı gibi.”
“Bir dahakine başka baharat kullanırım,” diye yanıt veriyordu Aysel. “Hangisini istersin?”
“Ben nereden bileyim? Sen evin hanımısın, kendin düşün.”
Eskiden işini, projAysel bir gün dikiş makinesinin başında otururken, yıllar önce kaybettiği sesini yeniden bulduğunu fark etti ve gerçek mutluluğun kendi ellerinin arasında olduğunu anladı.




