Yasemin, kocası Emre’nin annesi Hülya Hanım’ın bu kadar pervasızca hayatlarına müdahale etmesine bir türlü anlam veremiyordu. Çocukluğunda ne acılar çektiğini, nasıl hor görüldüğünü, abisi Murat’ın tüm sevgiyi sömürürken kendisinin yırtık kıyafetlerle büyüdüğünü Emre’nin de bildiğini biliyordu.
Peki şimdi, kendi ayakları üzerinde duran, evinin reisi olmuş bir adam, neden Hülya Hanım’ın buyur edilmeden gelip, gelecekte çocuklarına ayırmayı hayal ettiği odaya yerleşmesine izin veriyordu?
“O benim annem,” diyordu Emre, sesi kısılarak. Yasemin’e değil, sanki kendi vicdanına açıklıyordu. “Biraz daha sabredelim. Zaten çocuk için henüz erken.”
Ama içinde her şey isyan ediyordu. Yeni yeni hayal ettiği hayata kavuşmuştu. Ev almış, canından sevdiği kadınla evlenmiş, artık geceleri “yine unutulacak mıyım” korkusuyla uyanmıyordu. Ve işte—annesinin valizleri, eleştirileri, hep bir şeylerin “ona borçlu olduğu” iddiası…
“Bu odanın çocuk odası olacağını sen söylemiştin!” diye patladı Yasemin. “Şimdi annenin krallığı orası. Sormadan, danışmadan.”
Emre sustu. Evet, bu evi tam da o iki oda için almıştı—yatak odası ve çocuk odası. Çünkü bir aile hayal etmişti. Şimdi hayal yine ertelenmişti. Tıpkı çocukluğunda olduğu gibi.
Her şey geri dönmüştü.
Hatırladı… İki odalı evlerinde Murat her şeyi alırdı—en güzel hediyeler, yeni kıyafetler, doğum günü pastaları. Oysa Emre, “tutumluluk”, “bize göre değil”, “mutluluk lükstür” masalları dinlerdi. Annesinin Murat’a mont almak için son kuruşunu harcadığını, kendisine ise ikinci el ayakkabı aldığını hatırlıyordu. “Artık malı” bir çocuk olduğunu biliyordu.
Ve şimdi anne yine buradaydı. “Birkaç günlüğüne” demişti, ama eşyalarını yerleştirmiş, öğütler yağdırıyor, Yasemin’i eleştiriyordu—yemek yapışını, temizliğini, görünüşünü. Ve yine, tıpkı eskisi gibi, Emre’de o tanıdık suçluluk duygusunu uyandırıyordu: *Beklentileri karşılayamadın.*
Yasemin dayanmaya çalışıyordu. Ama artık patlamalar oluyordu. Emre’ye, Hülya Hanım’ın bilerek eşyalarını yerinden oynattığını, sağlıklı yiyecekleri buzdolabından çıkarıp yağlı yemeklerle değiştirdiğini, içtiği suya bile laf ettiğini anlatıyordu.
“Bilerek yapıyor. Bana kin besliyor,” diyordu Yasemin, yumruklarını sıkarak.
Emre annesiyle konuşmaya çalıştı. Ama karşılığında şunu duydu:
“Dualarımla aldığın evden beni kovacak mısın? Murat’a dairemi bırakırım, siz gelininizle bana sırtınızı dönersiniz. Nankörler!”
Emre umursamadı. O daireyi istemiyordu. Ama Yasemin’in—titreyen bir sesle—Hülya Hanım’ın eşyaları arasında bulduğu evrakları gösterdiğinde gözlerine inanamıyordu. Her şey Murat’ın üzerineydi: daire, garaj, hatta çocukken patates ektiği o tarla bile. Annesinin ona vaat ettiği her şey yalandı.
“Bana şarkılar söylemişti, her şey benim olacak diye. Benim için yaşadığını…” Emre koltuğa çöktü.
Ağlamadı. Ama o sessizlik Yasemin’in yüreğini burktu.
Ertesi gün işe gitti, tek kelime etmeden. Akşam eve döndüğünde annesinin artık orada olmadığını gördü. Eşyaları bahçe kapısının dibindeydi, Yasemin’in gözlerindeyse kızgınlık vardı.
“Kovdum onu, Emre. Affet, belki seninle konuşmalıydım, ama dayanamadım.”
“Evraklar yüzünden mi?” diye sordu yorgunca.
“Sadece onlar değil. Gerçeği bildiğimi söyleyince bana ‘hiç kimse’ dedi. Senin onun oğlu olduğunu, benimse sadece ‘başa bela’ olduğumu söyledi. Bu evde yaşama hakkının ona ait olduğunu, bana değil. Bu ev seninse, onundur diye. Ve en sonunda, gözlerini açtığında beni terk edeceğini söyledi.”
Emre sustu. Sonra, hayatında ilk kez annesine… *engerek* dedi. Ve bu kelime için özür bile dilemedi.
“Son olarak,” diye ekledi Yasemin, “bize beddua etti. Bana, sana, olacak çocuğumuza. ‘Hepiniz kaybedeceksiniz’ dedi.”
Emre sadece başını salladı. Her şey çok tanıdıktı. Çok tahmin edilebilirdi.
Aylar geçti. Evlerine yeniden huzur doldu. Yasemin bir çocuğa hamileydi. Emre artık ne annesini ne de abisini aramıyordu. Onları silmişti. Çünkü kimseye “uygun” olmak istemiyordu.
Ama bir gün, doğumdan sonra bebeğiyle gezintiye çıkan Yasemin, eski komşularından birine rastladı. Kadın fısıldadı: Hülya Hanım, Murat’ın yanından ayrılmıştı. Daha doğrusu, Murat onu “yerleştirmişti”—huzurevine. Anlaşamamışlardı. Aylarca çekişmişler, sonra Murat valizleri toplayıp, “Hayatımda kaprisli bir anneye yer yok,” demişti.
Yasemin dondu. Yüreği sızladı.
“Bilmemeli,” diye mırıldandı kendi kendine. “Asla bilmemeli.”
Ve eve döndüğünde tek kelime etmedi. Ne huzurevinden, ne annesinin komşulardan Emre’nin telefonunu istediğinden. Hiçbir şeyden.
Çünkü Emre huzuru hak ediyordu. Sessizliği, sıradan insan mutluluğunu. Ve eğer bunun için bir başkasının yalnız yaşlılığını görmezden gelmek gerekiyorsa, Yasemin buna hazırdı. Çünkü sevgi sadece sVe böylece, artık ne geçmişin gölgeleri ne de başkalarının bedduaları onların yeni hayatlarına dokunamayacaktı.




