Öğle güneşi ufka doğru yavaşça yaklaşıyor, tozlu park yollarını altın ışıklarıyla yıkıyordu. Bakımlı bir bahçenin kenarında, yüksek demir parmaklıklarla çevrili alanda, koca bir at ağacının gölgesinde Mehmet Bey oturuyordu. Bu bankı çok severdi—binaya en yakın olanıydı, etrafı rahatça gözetleyebiliyordu. Burada her fısıltıyı, her yeni arabayı, her gelişi fark ederdi, terk edilmiş hayatların sessiz tanığı gibi.
Sırtını banka yasladı, bacaklarını uzattı. Ilık rüzgâr, onun kır saçlarını bir yaramaz delikanlı gibi dalgalandırıyordu. Gözleri kapalıydı ama kulakları açıktı. Hemen, parmaklıkların ardından bir arabanın fren sesini duydu.
Gözlerini aralayıp sokağa baktı. Camları karartılmış lüks bir arabanın içini göremedi. Birkaç saniye sonra arka kapı açıldı, deri ceketli tombul bir adam dışarı çıktı. Bagaja koşup iki bavul çıkardı.
“Haydi anne, ineceğiz… Geldik, burası ne kadar güzel,” diye gergin bir neşeyle konuştu, arabaya doğru eğilerek.
Ardından, bastonuna dayanarak ağır adımlarla yaşlı bir kadın çıktı. Kamburu çıkmış, gergin yüzlü, ufak tefek biriydi. Annesi.
“Oğlum, bavulları al ve kayıt işlerini halledelim… Benim de başka bir yere uğramam lazım,” diye ekledi, ona bakmadan bile.
“Anne, oyalanma, vaktim yok,” diye homurdandı genç adam, bagajı hızla kapayarak.
Mehmet Bey dudaklarının köşesinde bir gülümseme belirdi. “Yine bir tane daha… Bir ruh daha, atılmış, işe yaramaz bir eşya gibi…” Kalbi acıdı, içgüdüyle cebindeki ilacı aradı.
Birkaç dakika sonra kayıt bürosunun kapısı çarpıldı. Adam dışarı fırladı, arabaya atladı ve geriye bile bakmadan uzaklaştı.
Mehmet Bey gözlerini kapadı. Bir anı gözlerinin önüne geldi— Zeynep’i, onun Zeynep’i, hâlâ nefes alırken, sabahları ona tatlı sözler fısıldarken… Her şeyi paylaşırlardı, hatta ölümü bile; “bir gün ikimiz de aynı gün göçelim” derlerdi.
Ama bir sabah uyandığında, Zeynep’in gözlerini açık buldu—donmuştu.
Dünyası yıkıldı. Yemedi, sobayı bile yakmadı. Sadece soğukta ve sessizlikte yattı, ta ki komşusu gelip oğluna telgraf çekene kadar.
“Baba, fazla eşya alma, ne lazımsa alırız. Benim yanıma geleceksin, misafir odasında kalırsın, zaten boş,” diye ısrar etti oğlu, babasının eşyalarını toplarken.
“Zeynep’in resmini duvardan indirir misin?” diye sadece bu kadar sordu Mehmet Bey.
“Niye ki?” diye iç çekti oğlu, ama babasının bakışlarını görünce ses çıkarmadı.
Gelini onu burun kıvırarak karşıladı.
“Serkan, anlasana… Babamı orada bırakamazdım!” diye fısıldadı oğlu mutfakta.
“Peki ya benim evim? Misafirler yatağın altında mı kalsın?” diye zehirli bir sesle karşılık verdi kadın. “Huzurevi aklına gelmedi mi? Kim bakacak ona? Ben mi? Bir gün bile değil, anladın mı?”
Mehmet Bey hepsini duydu. Koridora çıkıp kapı pervazına dayandı:
“Oğlum, hanımın haklı. Evrak hazırla. Evi satış izni vereceğim. Sadece kavga etmeyin, yeter.”
“Gördün mü!” diye sevinçle araya girdi gelini. “Anlayışlı bir insan. Sen ise deden gibi inatçısın. Buyur Mehmet Bey, konuşalım.”
Başını sallayarak geçmişi silkeledi gibi oldu. Mendiliyle yüzünü sildi ve yavaşça banktan kalktı. Ayağı ağrıyordu ama yine de yeni geleni görmek için yürüyüp binaya doğru ilerledi.
Kadın, son odanın yanındaki sandalyede oturuyordu. Küçük, düzgün giyinmiş, elindeki tülbendi sıkıyor, sonra düzeltiyordu. Dayanmaya çalışıyordu ama dudakları titriyordu.
“Hoş geldiniz,” diye kekeledi Mehmet Bey. “Benim adım Mehmet. Siz?”
“Emine… Hanım,” diye fısıldadı kadın.
“Kendi isteğinizle mi?” diye sessizce sordu, ama gözleri şunu söylüyordu: “Anlıyorum.”
“Kendi isteğimle, evet. Oğlum büyük müdür, torunum savcı olacak. Her şeyimiz var, her şey yolunda,” dedi, sanki dünyaya karşı savunuyordu kendini.
Mehmet Bey içinden geçirdi: “Getirip atmışlar, çuval gibi. O ise ‘her şey yolunda’ diyor. Ancak bir anne yüreği evlatlarını korumak için böyle yalan söyler.”
“Ben burada kalmayacağım… Biraz dinlenip alacaklar. Boş durmaya alışık değilim. Onsuz yapamam, yapamam…”
Gözleri doluyordu ama yutmaya çalışıyordu. Mehmet Bey ayağa kalktı:
“Her şey düzelecek. Biraz sabret. Ben gidip biraz gezeceğim…”
Arkasını döndü. Bakamadı.
Sabah koridorda bir telaş vardı. Oda arkadaşı kayıtsızca haber verdi:
“Yeni geleni götürdüler. Dayanamadı. Kalbi demişler.”
Mehmet Bey yatağına oturdu, duvara döndü. Hiç konuşmadı.
“Çektiği çile bitti… İyi kadındı. Nur içinde yat, Emine Hanım,” diye içinden geçirdi, gözlerini sıkıca kapayarak.
Pencerenin dışında yeni bir gün başlıyordu. Güneş utangaçça pervazlara dokunuyordu, sanki terk edilenlerin sayısı bir kişi daha artan bu dünyayı aydınlattığı için özür diliyormuş gibi.




