**AYŞEGÜL: KABUL GÖRMEYEN GELİNİN HİKÂYESİ**
Mehmet, sevdiği kızı Ayşegül’ü eve getirdiğinde, odadaki hava birden ağırlaştı. Babası, Ahmet Bey, sessizce köşede oturuyor, ne bir kelam ediyor ne de bir tavır koyuyordu. Sanki onun fikri hiç önemli değildi. Annesi Fatma Hanım ise tam tersine, fırsat buldukça bir dolu soru soruyor, Ayşegül’ü şöyle bir süzüyor, içinde bir bit yeniği arar gibi bakıyordu.
Ayşegül’den hoşlanmamıştı. Ufak tefek, sade giyimli, neredeyse bir lise öğrencisi gibiydi. Örgülü saçları da bu izlenimi daha da pekiştiriyordu. Oje nerede, makyaj nerede, şık kıyafetler nerede? Hayır, oğluna layık gelin bu değildi. Komşuların kızı Esra vardı mesela; gösterişli, parlak, babası süt fabrikasının müdürü, annesi baş muhasebeciydi. Esra da zaten Mehmet’e yıllardır göz kırpıyordu. İşte ona yakışacak gelin buydu, bu… silik kız değil.
Fakat Mehmet kararından dönmedi. Ayşegül’ü deli gibi seviyordu. Annesi onu bir kenara çekip Esra’yı düşünmesini söylediğinde, sertçe susturdu onu:
— Ben Ayşegül’ü seviyorum. Zaten nikâhımızı da kıydırdık. Yeter artık, anne!
Düğünleri sessiz sedasız oldu; Ayşegül’ün isteğiyle… “Parayı lüks yerine geleceğe saklayalım,” demişti. Fatma Hanım bu duruma öfkeden küplere bindi, “rezillik” diye niteledi. Ama Mehmet yine karısının yanındaydı.
Genç çift, aileyle yaşamaya başladı. Fatma Hanım, gelinine durmadan laf atıyordu: Yemekleri tatsız, oğluna iyi bakmıyor, evi öylesine süpürüyordu. Mehmet uzun süre dayandı, sonunda kesin bir karar verdi:
— Taşınıyoruz.
Kiralık bir daire buldular. Para sıkıntısı çektiler, zorlandılar ama Mehmet gece gündüz çalıştı. Sonra kendi evlerini yaptırmaya bile kalkıştılar. Üstüne bir de Ayşegül öğretmen okuluna yazıldı—pek destek olacak hali yoktu. Her şey Mehmet’in azmiyle yürüyordu.
Ayşegül çok çalıştı, üstün başarıyla mezun oldu. Sevincinden anneannesine koştu, belki artık onay görebilir diye düşündü. Ama Fatma Hanım suratını ekşitip mırıldandı:
— Oğluma eziyet ediyorsun. Esra gibi biriyle evlenseydin, hayatın daha kolay olurdu.
Ayşegül gözyaşları içinde ayrıldı. Mehmet’e şikâyet etmedi. Onun hayatında zaten yeterince acı vardı. Babası, annesi içkiye başlayınca onları terk etmişti. Annesi de kızını seviyordu ama içkiye düşkünlüğü yüzünden bazen bir yabancıya dönüşüyordu. Ayşegül aç kaldığı, annesinin alkolik arkadaşlarından saklandığı günleri asla unutmamıştı. Mehmet’in sevgisi onun tek kurtuluşuydu.
Evlerini düzene koydular, çocukları oldu. İlk başta öğretmenlik yaptı, sonra müdür yardımcısı oldu. İki oğulları dünyaya geldi—Kerem ve Taner. Kaynana torunlarına bayılıyor, onlarla coşkuyla ilgileniyordu ama Ayşegül’e hâlâ soğuk, neredeyse düşmanca davranıyordu. Konuşmaları sadece “merhaba”yla sınırlıydı.
Oğulları büyüdü, başka bir şehirdeki havacılık okuluna gittiler. Önce biri, sonra diğeri… Ev sessizliğe büründü. Ahmet Bey sessizce öldü, tıpkı yaşadığı gibi… Fatma Hanım yalnız kaldı ama hâlâ Ayşegül’e uğramak istemiyordu. İçindeki buz erimeye niyetli değildi.
Ayşegül 45 yaşına bastığında, doğum gününde herkes toplandı—oğulları nişanlılarıyla, dostlar, komşular… Hatta kaynanası bile gelmişti, geride oturuyordu. Tam eğlencenin ortasında, Ayşegül’ün rengi attı, oturmak zorunda kaldı. Herkes telaşa kapıldı.
Ertesi gün hastaneye gitti. Haberi duyunca donup kaldı: Hamileydi. Akşam Mehmet’e söyledi. Uzun süre sustu, sonra yumuşak bir sesle:
— Çok geç artık, Ayşegül. Bundan kurtulmalıyız. İnsanlar güler…
O başını salladı. Ama içinde bir şeyler kırıldı. Ertesi sabah, kimseye haber vermeden kaynanasına gitti. Kendi annesi hayatta değildi, danışacak kimsesi yoktu. Belki Fatma Hanım’dan bir sert söz duysa, kararını daha kolay verebilirdi…
Fatma Hanım önce sustu. Sonra ağlamaya başladı. Mehmet’in zayıf doğduğunu, geceleri onu kurtarmak için nasıl çırpındığını, kaybetmekten nasıl korktuğunu anlattı. Ayşegül sessizce dinledi, sonra yavaşça yaklaşıp onu kucakladı—ilk kez… Kendi gözyaşlarına boğuldu, çocukluğunu, annesinin içkilerini, korku ve açlığını anlattı.
Belki bir saat ağladılar. Beraber. Yabancı gibi duran, ama o an birbirine en yakın iki insan…
O akşam, Fatma Hanım çiftin evine geldi. Habersiz, davetsiz…
— Sana gelmedim Mehmet. Ayşegül’le konuşacağım, dedi.
Ayşegül hıçkıra hıçkıra ağladı. Hiç kimse onu böyle sevgiyle çağırmamıştı—ne annesi, ne de kaynanası…
Masaya oturdular. Fatma Hanım Ayşegül’ün elini tuttu:
— Sakın aklından bile geçirme. Bu çocuğu doğuracağız. Zamanımız var. Sen daha gençsin. Bu bir şans. Herkese nasip olmaz. Mehmet’e de ben anlatırım.
Ve böylece karar verildi. Vakti geldiğinde, Ayşegül bir kız çocuğu dünyaya getirdi—Elif. Öyle güzeldi ki,Elif büyüdükçe, evin içindeki sevgi de büyüdü, artık kimse eski soğuk günleri hatırlamıyordu.




