Ayşegül uzun zaman önce mucizelere inanmayı bırakmıştı. Boşanmasının üzerinden altı yıl geçmişti. Altı tane bitmek bilmeyen kış, bahar, yaz ve sonbahar… Kızı bir yıl önce evlenip İstanbul’a taşınmıştı, nadiren arıyordu ve konuşmaları “Anne, her şey yolunda”yla sınırlı kalıyordu.
Ayşegül’ün “yolunda” olup olmadığını kimse sormuyordu. Daha kırk iki yaşındaydı — bir kadının yeniden çiçek açtığı, nefes almayı öğrendiği yaş… Ama kime gerek vardı bu çiçeklenme, paylaşacak kimsesi yoksa?
Her şeyi yapabiliyordu — lezzetli yemekler pişirir, öyle salatalık ve domates turşusu kurardı ki komşularının ağzı sulanırdı. Balkon, yalnızlığının sergisi gibi kavanozlar dolusu konservelerle doluydu. “Böyle güzelliğimle dört duvar arasında çürüyemem ya!” diye şakalaşırdı arkadaşlarıyla. Onlar da karşılık verirdi: “Çürüme! Ara bakalım, etrafta ne çok erkek var!”
Biri de fısıldamıştı: “Bir çöpçatanlık bürosuna git. Derler ki tam sana göre olanı buluyorlar. İsmi de güzel — ‘En İyi Koca’.”
Ayşegül şüpheyle burun kıvırdı: “Ya, çok komik. Sanki mağazadan kumaş seçer gibi — dene, beğenmezsen iade et!” Ama sonra kırk iki yaşını ve duvarda tıkır tıkır işleyen büyükannesinin saatini hatırladı. Ve gitti.
Onu kalp şeklinde gözlükleri ve kırmızı ceketiyle bir kadın karşıladı.
“Bizde her şey çok ciddi,” diye gülümsedi. “Adayları seçiyoruz, bir haftalığına veriyoruz. Beğenirsen alırsın, beğenmezsen iade edersin.”
“Yani direkt ‘veriyorsunuz’ mu?” diye güldü Ayşegül.
“Evet! Seninle yaşıyor. Hemen anlıyorsun, senin mi değil mi. Zaman kaybı yok. Manyak yok, kontroller sıkı.”
Ayşegül kendine şaşırarak heyecanlandı. Beş kişi seçtiler. Ödemesini yaptı. İlk erkek o akşam gelecekti.
Dolaptan yeşil elbisesini çıkardı — “umut rengi” derdi annesi. Eski bir parfüm kutusunda sakladığı pırlanta küpelerini taktı. Kalbinde heyecanla korku arası bir şey çarpıyordu.
Ziiing! — kapı çaldı. Ayşegül gözetleme deliğinden baktı. Kocaman bir gül buketi. Kalbi hızla attı. Kapıyı açtı. Adam fotoğraftaki gibi yakışıklıydı, takım elbiseli, kendinden emin bir gülüşle. Masaya oturdular, yemekler hazırdı — salatalar, et, pasta…
Salatadan bir lokma aldı, yüzünü buruşturdu:
“Biraz tuzlu olmuş.”
Eti denedi:
“Sert.”
Şarabı yudumladı:
“Bu ne kadar ucuzmuş böyle?”
Sonra kalktı, evi gezdi, her şeye bir eleştirmen edasıyla baktı:
“Mobilyalar basit. Mutfağı yenilemek lazım.”
Ayşegül buketi aldı ve sakince uzattı:
“Ben gül sevmem. Allah’a ısmarladık.”
O gece biraz ağladı. Canı yanmıştı. Ama önünde dört aday daha vardı.
Ertesi akşam ikinci aday çıktı geldi. Üzerinden alkol kokusu geliyordu.
“Tanışmayı şimdiden mi kutluyorsun?” diye temkinli sordu Ayşegül.
“Amma yaptın ha! Hadi aç şu televizyonu, maç var!”
“Kendin evinde izlersin,” diye kuru bir cevapla kapıyı kapattı.
Üçüncüsü bir gün sonra geldi. Yakışıklı değildi, kirli ayakkabıları ve yıpranmış ceketi vardı. Ayşegül onu hemen geri çevirmek istedi ama kibarlığından yemek ikram etti.
Çabuk çabuk yedi, her lokmadan zevk alıyordu. Yemekleri övdü. Turşuyu tattığında ise haykırdı:
“Bu bir şaheser, kadın! Hayatımda böyle bir şey yemedim!”
Büyükannenin saatinin sesi dikkatini çekti.
“Bu gıcırtı da ne?”
Bir anda taburenin üstüne çıkmış, elinde tornavidayla saatle uğraşıyordu. On beş dakika sonra saat muntazam çalışıyordu. Ayşegül ona bakıp düşündü: “İşte bu. Benim insanım. Belki yakışıklı değil ama eli yatkın. Üçüncü aday — şanslı sayı.”
Akşam banyodan çıktığında, gül desenli sevdiği iç çamaşırlarıyla odasına döndü. O ise… çoktan uyumuştu. Kıyafetleriyle. Yana dönmüş. Horluyordu. Sanki kışın çalışan bir traktör gibi.
Ayşegül bütün gece o horlamayla savaştı — yastıkla, çevirmeyle, içinden beddualarla. Bir dakika bile uyuyamadı. Sabah:
“Eee, bu akşam eşyalarımı getireyim mi?”
“Yok. Kusura bakma. İyisin… ama olmuyor.”
Dördüncüsü sanki eski bir Yeşilçam filminden çıkmış gibiydi — sakallı, gitarıyla, özgürlük düşkünü bakışları. Mutfakta sigara yaktı, külünü çiçeğin üstüne silkeledi.
“Baştan söyleyeyim: özgürlüğüme düşkünüm. Bana sürekli arama, nerede olduğumu sorma, ne zaman geleceğimi merak etme. Hem genel olarak… kadınları severim.”
“Yani başka kadınlarla da takılıyorsun, öyle mi?” diye netleştirdi Ayşegül.
“Ne var yani? Erkek adam değil miyim?”
Gittikten sonra mutfağı bütün akşam havalandırdı. Başı, sanki ertesi günkü akşamdan kalma gibi zonkluyordu. Hayatı çekilmiş gibi hissediyordu. Bulaşıkları bile yıkamadı. Ölü gibi uyudu.
Sabah güneş. Sessizlik. Kimsenin ayak sesi yok, sesi yok, vücut kokusu yok. Sadece Ayşegül, bir fincan kahve ve camın ardındaki serçeler.
“Ne güzel tek başıma…”
TamTelefonu sessize alıp kahvesini yudumlarken, “Hayatın en güzel aşkı kendini sevmekmiş,” diye düşündü ve gülümsedi.




