Ben sadece bir anneyim. Aşka dair ne hakkım var, ne de zamanım…
Kızım Elif on altı yaşına bastı. Küçük oğlum Emir ise on iki. Neredeyse delikanlı olmuşlar. Ve ben hâlâ sadece bir anneyim. Ne bir kadın, ne de hayalleri ve kendi hayatı olan bir insan… Sabah okul, kahvaltı. Öğlen iş. Akşam kurslar, ödevler, mutfak. Gece yorgunluk ve yastığa dökülen sessiz gözyaşları. Kimse duymasın diye.
Eski eşim Serdar’la beş yıl önce ayrıldık. Kavgasız, gürültüsüz. Bir gün dedi ki, “Anneliğin içinde kayboldun, aramızda hiç tutku kalmadı.” Oysa gerçek başkaydı—zaten yeni bir kadınla yazışıyordu. Sonradan öğrendim, uzun zamandır tanıyorlarmış.
Çocuklara trajedi yapmadım. “Böylesi daha iyi, artık iki eviniz var,” dedim. Tabii üzüldüler. Elif yemedi içmedi, Emir akşamları sessizleşti. Ama alıştılar. Ben hep yanlarındaydım. Babaları ise arada bir, parkta, kafede, sinemada… Bursa’da bir ev tutmuş, o kadınla yaşıyordu. Çocukları çağırmadı—”Henüz tanıştırmaya hazır değilim” dedi. İtiraz etmedim. Görüşsünler, bağları kopmasın diye. Ama içim paramparçaydı.
Yine de öğrendiler. Düğünden, yeni eşten haberdar oldular. Elif o gece sabaha kadar ağladı. Sabah bana baktığı gözlerde acı ve nefret vardı—sanki ihanet eden bendim. Emir daha beter oldu, içine kapandı, en ufak şeyi bile paylaşmaz oldu. Onlara kızmadım. Acı çekiyorlardı. Ama ben de çekiyordum.
Sonra Yılbaşı geldi. İş arkadaşlarımla bir kutlamaya gittik. Kalabalık bir restoran, ışıklar, müzik… Çok güldüm. Yıllar sonra ilk kez kendim olmama izin verdim.
İşte o an onunla tanıştım. Alper. Kapaklardaki yakışıklı adamlar gibi değil, ama gözlerinde bir sıcaklık, bir canlılık vardı. Benden büyüktü, tek yaşıyordu; oğlu zaten evden çoktan ayrılmıştı. Konuştuk, numaramı verdim. Ve her şey başladı.
Bana çiçekler aldı. “Güzelsin” dedi sebepsiz yere. Günümün nasıl geçtiğini sordu. Yargılamadan, talep etmeden… Ben ise buketleri sakladım, tıpkı bir liseli kız gibi. Hediye kutularını dolaba gizledim. Eve dönmeden önce parfüm kokusunu çıkardım. Kendimi herkese—özellikle çocuklara—yalan söylüyor gibi hissediyordum. Onlar büyüyene kadar aşka adım atmayacağıma söz vermiştim kendime.
Annem biliyordu. Sadece o. Ben gizlice buluşmalara kaçarken, çocuklara o bakıyordu. Ta ki bir gün ağzından kaçırana dek… Elif’le konuşurken, “Annen bir erkekle görüşüyor,” dedi. Elif’in gözleri alev aldı.
“Tıpkı o adam gibisin!” diye bağırdı. “Bize yalan söyledin! İki yüzlüsün!”
Tek kelime edemeden durdum. Kızım, gururum, bana bıçak gibi saplanan sözler savuruyordu. Emir ise odasına çekildi, bir daha konuşmadı. Neredeyse hiç…
Açıklamaya çalıştım. Hâlâ onların annesi olduğumu… Benim de sıcak bir dokunuşa ihtiyacım olduğunu… Alper’in iyi biri olduğunu, kimsenin yerini almak istemediğini, sadece yanımda olmak istediğini… Ama Elif dinlemiyor. Ona göre ben bir hainim.
Alper birlikte yaşamayı teklif etti. Evlenmek istediğini söyledi. Geleceği beraber kurmak istiyordu. Ben ise bir çıkmazdayım. Çünkü kızım ültimatom verdi: “Ya o, ya biz.” Ve ikiye bölüldüm.
Kalp fısıldıyor: “Sen de sevilmeyi hak ettin.” Annelikse bağırıyor: “Çocuklar her şeyden önemli.” Ama ben de bir insanım, değil mi? Yoksa iyi bir anne olmak, kadınlığı sonsuza dek unutmak mı demek?
Korkuyorum. Son mutluluk şansımı kaçırmaktan… Çocuklarıma ihanet etmekten… Yapayalnız kalmaktan… Ve zaman giderek daralıyor…
Ne yapmalıyım? Onlara nasıl anlatmalıyım—bir annenin aynı zamanda seven bir kadın olabileceğini? Kendimi kaybetmeden, yıllardır onlar için yaşadığım, nefes aldığım, savaştığım bu hayatta nasıl var olabilirim?
Bu yoldan geçen kadınlar—ses verin. Belki bir çıkış yolu bilirsiniz. Çünkü ben… gölge olmaktan yoruldum.




