Kaynana, çocuklarımı “gerçek torunlar” olarak görmüyor — çünkü ben onun kızı değilim
Hep düşünürdüm ki eşimle ve ailesiyle şanslıyım. Emre, iyi kalpli, sakin, dengeli bir adamdı. Annesi, Gülseren Hanım, kibar ve zarif bir kadındı; sınırları bilir, başkalarının hayatına burnunu sokmazdı. En önemlisi de bana lafı direkt söylemez, her şeyi incelikle, saygıyla ifade ederdi. Gerçekten arkadaş gibiydik. En ufak meselelerde bile aramızda tartışma çıkmazdı ve safça bunun “masallardaki mükemmel kaynana” olduğunu sanıyordum.
Eşimin kız kardeşi, Elif, İstanbul’da yaşıyordu ve bizden çok önce evlenmişti ama çocuk yapmaya pek niyetli değildi. “Önce kendim için yaşamak istiyorum, kariyer yapmak, gezip görmek,” derdi. Bu yüzden Emre’nin ailesinin ilk torunları bizim çocuklarımız oldu; Kaan ve küçük Aslı.
Kayınpeder ve kaynanam onlara bayılıyordu. Hediyeler, kutlamalar, ilgi, güzel sözler, duvarlarda, raflarda sonsuz fotoğraflar… Hepsi sıcak ve sağlam bir aile hissi veriyordu. Hatta Aslı, büyükannesine “ikinci annem” diye hitap ederdi. Çocuklarımın babalarının ailesinden böyle sevgi görmesi beni mutlu ediyordu. Gülseren Hanım da sık sık şöyle derdi:
“Bizi en mutlu insanlar yaptınız! Harika çocuklarınız var. Umarım Elif de bir gün bize böyle bir sevinç yaşatır.”
Ve o gün geldi. Geçen sene sonunda Elif, hamile olduğunu müjdeledi. Evde sevinçten havalar uçuldu; mutluluk gözyaşları, akrabalara telefonlar, isim tartışmaları… Küçük Aslı bile koşuşturup duruyordu: “Yakında bir kuzenim olacak!”
Ancak çoğu zaman olduğu gibi, gerçek çatlaklar, en mutlu anlarda ortaya çıkar.
Her şey parkta yaptığımız sıradan bir yürüyüşle başladı. Kaan’la geziniyorduk, göletin yanında ördekleri besliyorduk. Bir komşumuz, eski evimizden tanıdığımız Zeynep’le karşılaştık. Birkaç kelime etmişken, birden sordu:
“Elif doğurdu mu?”
“Hayır, hâlâ bekliyoruz. Günler içinde olacak,” dedim gülümseyerek.
İşte o zaman, içimi donduran şu cümleyi sarf etti:
“Artık kaynananın gerçek torunları olacak. Her şey değişecek, anlıyorsun değil mi?”
“Gerçek torun ne demek?” diye sordum, kulaklarıma inanamayarak.
“Yani, sen onun kızı değilsin. Bu bir şey. Kızının çocuğu ise daha farklı, daha yakın, daha kan bağı gibi. Zamanla anlarsın.”
Konuşmadan uzaklaştım, bir sis bulutu içinde gibiydim. Bu basit, masum görünen cümle sanki kalbimi delip geçmişti. Demek benim çocuklarım “gerçek” değildi? Çünkü kızından değil, oğlundan olmuşlardı? Komşular böyle düşünüyorsa, acaba benim o bilge ve iyi yürekli kaynanam da mı böyle hissediyordu?
Bu düşünceyi uzun süre kafamdan atamadım. Her şeyi hatırlıyordum: Gülseren Hanım’ın Aslı’yı kucağında tutuşunu, Kaan’la tombala oynayışını, onlara “mutluluğum” dediğini… Bütün bunlar… yoksa gerçek değil miydi? Yoksa öyleydi ama şimdi değişecek miydi?
Elif bir erkek çocuk doğurdu. Adını Doruk koydular. Ve gerçekten de o günden sonra pek çok şey değişti. En azından ben, fark etmediğim şeyleri görmeye başladım.
Kaan ve Aslı’nın fotoğrafları raflardan kayboluyor, yerlerine Doruk’un resimleri geliyordu. Bizi daha az çağırır oldular. Konuşmalarda hep “Elif şöyle yaptı…”, “Doruk ne kadar akıllı…”, “Aslı ve Kaan da kuzenlerinden örnek alsa…” gibi cümleler geçiyordu.
Kıskanmıyorum. Haset etmiyorum. Ama acıyor.
Çünkü elimden geleni yaptım. Çünkü bu ilişkinin samimiyetine inandım, sevdim. Çünkü benim çocuklarım da aynı çocuklar, aynı torunlar, aynı kan bağı, ister oğlundan olsun ister kızından. Şimdi oturup düşünüyorum: Acaba Zeynep’in o acımasız sözlerinde bir gerçeklik payı mı var? Kaynanalar gerçekten de torunlarını “asıl” ve “şöyle böyle” diye ayırıyorlar mı?
Kavga istemiyorum. Açıklama çabasına girmek istemiyorum. Ama içimde bir burukluk kalıyor. Belki de sevginin şartlarla geldiğini kabullenmenin acısı bu. Hatta çocuklara, torunlara duyulan sevginin bile…
Kızlar, siz de böyle bir şey yaşadınız mı? Aileniz çocuklarınızı ayrı mı tuttu? Yoksa bu sadece benim içimdeki yaralı bir düşünce mi?




