Kuyu Başında…
Fatma Hanım, omuzlarına uzun bir yük tahtasını zorla yerleştirip dar köy yoluna adım attı. Sabahın sessizliğinde teneke kovaların çıkardığı metalik ses, havada çınlıyordu. Kuyunun suyu, berrak, buz gibi ve tertemizdi—onun için bir nevi kutsaldı. Yetmiş yaşını aşmıştı belki, ama her gün bu kaynağa, sokağın en ucuna yürümekten vazgeçmedi. İnatçıydı, güçlüydü; gelini Ayşe’nin söylenmelerini dinlemeye hiç niyeti yoktu.
“Anne, daha ne kadar gideceksin? Hem evde hem avluda su var! İnsanlar gülüyor arkandan. Yüklenmiyor musun sen?” diye homurdanırdı Ayşe, gözlerini devirerek.
Ama Fatma Hanım sanki duymazdı. Musluktan akan suyla yemek bile pişirmek istemez, “boru kokuyor” derdi dururdu. Oysa kuyu suyu—başkaydı. Kaynak suyu gibi. Canlı. Tatlı, bir anının gözyaşı kadar.
Durdu, kovaları yere bıraktı, doğruldu ve gözlerini bir an kapattı. Hafif bir rüzgâr, kuyunun yanına dikilmiş genç bir ıhlamur ağacının yapraklarını dalgalandırıyordu. Eskiden burda koca bir ceviz ağacı vardı, gölgesinde Fatma, gençliğinde Mehmet’le buluşurdu.
Ah, o zamanlar yanakları nasıl da kızarır, Mehmet’i görünce kalbi nasıl da hoplardı! O, uzun boylu, esmer, kara gözlü genç, kuyunun tahtasına yaslanmış onu beklerdi. Köydeki bütün kızlar kıskanırdı. En çok da en yakın arkadaşı, Leyla.
“Yanına yaklaşmaya kalk Leyla,” dedi Fatma bir gün, “Ben onun için canımı veririm!”
Ama Leyla kaşlarını çatarak güldü:
“Fal baktırdım, o benim olacakmış… Şaka yapıyorum işte!” diyerek geçiştirirdi.
Fatma o zaman omuz silkti. Ama içine bir kuşku düşmüştü. Üstelik hastalık da çıkageldi. Ateşler içinde yandı, yorganın altında bitkin yatarken Leyla’ya yalvardı:
“Git kuyuya. Mehmet’e beni beklemesin de, yarın buluşuruz de.”
Leyla o zaman öyle bir gülümsedi ki… tuhaf, soğuk. Sonra gitti, topuklarının sesi uzaklaştı. Mehmet’e ne söyledi, Fatma hiç öğrenemedi. Ertesi gün ceviz ağacının altına gittiğinde, ikisini bir arada gördü.
Yan yana duruyorlardı, Fatma ise buz gibi bir nefesle arkasını döndü ve koşarak uzaklaştı. Boğazına düğüm düğüm gözyaşları tıkanıyordu, kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu.
Bir hafta sonra Fatma’ya köylünün biri, Ali, talip oldu. Sessiz, utangaç, ona hep bir mucizeye bakar gibi bakardı.
“Gönder dünürleri Ali,” dedi Fatma gururla, yüreğindeki acıyı bastırarak. “Pişman olmadan önce.”
Leyla sonra geldi. Ağlayarak yalvardı:
“Mehmet’le aramda hiçbir şey olmadı. Fatma, dur artık…”
“İstediğini aldın. Sen de mutlu olamayacaksın. Benim gibi. Şimdi git. Bir daha gelme.”
Düğün, bir rüyanın cenazesi gibiydi. Anne babası endişeliydi, ama Ali… Ali, onu mahcup etmemek için elinden geleni yaptı.
Hem yemek yapar, hem çamaşır yıkar, hem de çocukların gece ağlamalarına o kalkardı. Bütün köy bilirdi: altın gibi elleri, temiz bir yüreği vardı. Ama… Fatma onu sevmeyi bir türlü beceremedi. Saygı duydu, ama ateş yoktu yüreğinde.
Leyla, Mehmet’le evlendi. Ama o uzun sürmedi. Düğünden hemen sonra gitti. Ev yapacağım dedi. Anne babasıyla ya da karısının evinde oturmak istemiyormuş. Aslında—kaçıyordu. Ondan uzaklaşmak için… İzmir’e, sonra Antalya’ya—ne kadar uzak o kadar iyi.
İzmir’den bir haber geldi: Mehmet’i bir ormanda ağaç ezmiş.
Bütün köy cenazesine gitti. Fatma gitmedi. Acısını sergilemek istemedi. Ama akşam, tek başına taze mezara gitti. Dikildi, dua etti. Ne için ettiğini bile bilmiyordu. Sadece ağladı—sessiz, uzun, sanki bu zamana kadar hiç nefes almamış gibi.
Ve bir el omzuna dokundu. Döndü. Leyla. Siyah giyinmişti. Göz göze geldiler. Bir şey söylemeden ayrıldılar.
Yıllar geçti. Leyla öldü. Fatma artık sık sık mezarlığa gider oldu. Orada—kocası, anne babası… ve o mezar. İkisi yan yana.
Onlara bakardı. Taşlarını siler, otlarını yolardı. Bir gün yine Leyla’yla karşılaştı. Hayalet gibi, alacakaranlıkta.
“Hâlâ ona gidiyorsun, değil mi Fatma? Şimdi bile?” diye fısıldadı.
“Biliyordun, seni sevdi o. Sadece seni. Belki bu sana biraz teselli olur…”
O zaman Fatma anladı ki, aslında Mehmet’i değil, onunla hayal ettiği şeyi sevmişti. Hayali sevmişti. Yanındaysa hep gerçek bir insan vardı—sadık, şefkatli, Ali. Eş, dost, dayanak. Ama o, bir sandık gibi anılarının içine saklanmış, geçmişin kokusunu arıyordu.
Leyla’ya da artık kızgın değildi. Hepsi—geçmişte kalmıştı. Çoktan.
…Fatma Hanım kovaları kaldırdı. Kadife çiçeklerinin kokusunu içine çekti. Solar olmuşlardı… Kesip mezarlığa götürmeliydi. Leyla çok severdi onları. O keskin, baharatlı koku… ulaşılmaz bir şeyin sözü gibi.
Yoldan seslendi:
“Ali! Ali, sana söyleyecek bir şeyim var!”
“Ne oldu?” diye ürkekçe seslendi kocası.
Gülümsedi, başını onun göğsüne gömdü ve fısıldadı:
“Seni seviyorum, Ali…”
Yanakları kızardı, genç bir kız gibi. O ise sadece dahaAli, gözleri nemli ve yüreği huzurla dolu, onu daha sıkı sarmaladı ve kuyunun başındaki ıhlamur ağacının altında, geç kalmış bir aşkın gölgesinde, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını anladı.




