Kayınvalidenin Oğlu İçin Verdigi Mücadele: İkimizin, Hatta Torunun da Savaşında!

Kaynana ile Oğlu İçin Verdiğim Savaş… Hatta Torunuyla Bile

Kocamın annesinin adı Sevim Hanım. İlk bakışta karakterli bir kadın olduğunu hissettim ve yanılmamışım. Daha tanıştığımız andan itibaren beni gelini olarak değil, sanki onun biricik oğlunu elinden alan bir işgalci, bir rakip olarak gördü. “Geçer,” diye düşündüm, “yalnızlıktan bunalmış bir annenin kıskançlığıdır, oğlunun kalbindeki yerini kaybettiği için üzülüyordur.” Ama bir gün gelip de oğlunun ilgisini sadece benden değil, kendi torunundan bile kıskanacağını hayal bile edemezdim.

Ailelerimiz tanıştığında, annem sessizce, alçak bir sesle bana şunu söyledi:
“Uzak bir yere taşının, belki o zaman huzur bulursunuz. O yakınınızdayken rahat yüzü görmeyeceksiniz.”

Maalesef haklı çıktı.

Kocamızın – Mehmet’in – babaannesinden kalan evde oturuyorduk. Bu ev, kaynanamızın evine sadece on dakika mesafedeydi. Yani neredeyse bizimle yaşıyordu. Cumartesi sabahı saat yedide kapıyı çalıp, “Oğluma börek yaptım, yesin diye getirdim,” diye gelebilirdi. Gece yarısına doğru, “Kalbim sıkıştı, bir şeyler olacak gibi geldi,” diye ortaya çıkabilirdi. Bazen işten dönerken, apartmanın önünde bizi beklerken bulurdum onu.

Uzun süre sabrettim. Göz yumup diş sıktım, bana öğretildiği gibi gülümsedim. Ama bir gün Mehmet’e şöyle dedim:
“Sevgilim, böyle olmayacak. Artık ne özel alanımız kaldı, ne huzurumuz. Onunla konuşmalısın.”

Konuştu. Ertesi gün bunu anladım, telefon çaldığında hıçkırıklar arasında duyduğum şu sözü asla unutmayacağım:
“Vicdansız kadın! Annesinden oğlunu mu çalmak istiyorsun?”

O günden sonra Sevim Hanım taktik değiştirdi. Artık bize davetsiz gelmiyor, onu görmeye Mehmet’i çağırıyordu. Sürekli. Ya tansiyonu çıkıyordu, ya kalbi sıkışıyordu, ya da canı sıkılıyordu. Bir de “oğlumun favori böreği” yapıp “hayır deme şansı bırakmıyordu” tabii. Mehmet suçluluk duygusuyla gidiyor, bazen bir saat, bazen daha geç dönüyordu.

Annemin dediğine göre iki seçeneğim vardı: Ya boşanmak ya da sabretmek. Ben sabretmeyi seçtim. Gözlerimi kapattım, görünmez oldum. Ta ki hamile kalana kadar.

Ve o an Mehmet uyandı sanki. İlgisi, şefkati, sevgisiyle mükemmel bir koca oldu. Ama ben mutlu oldukça kaynana kararıyordu. Artık hissediyordum ki sadece bana değil, çocuğumuza da kıskançlık besliyordu.

Doğumdan sonra taburcu olduğum gün Mehmet neredeyse geç kalıyordu. Annesi sabah erkenden panik içinde aramış, “Kötü hissediyorum, kalbim hızlı atıyor, galiba ölüyorum,” diye yalvarmıştı. Doktor yerine oğlunu çağırmıştı tabii. Mehmet apar topar gitmiş, ambulans çağırmış, doktorlar omuz silkip “Biraz tansiyon, başka bir şey yok,” demişlerdi. Son anda koşarak hastaneye yetişti, suçlu ve perişan bir halde. O an her şeyi anlamıştım.

Bebeği eve getirdiğimizde, kaynana “torununu görmeye” geldi. Ama dikkati bebekte değildi. Evde dolanıp durdu, yalnızlığından şikayet etti, ne kadar zorlandığını anlattı ve Mehmet’ten “kapalı kapılar ardında oturacağına annesini daha sık ziyaret etmesini” istedi. Öyle ki kendi kardeşi bile dayanamayıp, “Sevim, aklını mı yitirdin? Burda yeni doğmuş bebek var, kutlama yapılıyor, sen ne yapıyorsun?” dedi.

Bu sadece başlangıçtı. Doğum günü, tatil ya da bir plan yaptığımız her seferinde Sevim Hanım’ın bir “krizi” oluyordu. Ve sadece kapris olsa neyse, tam bir tiyatro sahneliyordu. Yalandan ağlayarak arar, acındırmaya çalışır, kriz geçiriyormuş gibi yapardı.

İşten çıkarıldığımda, bebekle evde kalmıştım. Mehmet iki kişilik çalışıyor, erken çıkıp geç geliyordu. Artık oğluyla vakit geçirebileceği tek zaman haftasonlarıydı. Ama kaynana o iki günü bile bize çok görüyordu. Ya “musluk tamir ettirecekmiş”, ya “dolabı taşıtacakmış”, ya da “gelip oturacakmış”.

Dayanamadım. Kendisi aradım. Sakin ama kararlı bir sesle:
“Sevim Hanım, Mehmet’in haftada iki günü var çocuğuyla vakit geçirmek için. Sizi mutlaka ziyaret eder, ama daha sonra. Bırakın da baba olsun biraz.”

Peki ne dedi biliyor musunuz?

“Baba olmak için önünde koskoca bir hayat var. Ama annesi bir tane. Hem bu bebek sonuncusu olacak diye bir şey yok!”

O an kesin olarak anladım. Onun için ne torun, ne gelin, ne de kendi oğlunun mutluluğu önemliydi. Sadece kendisi vardı.

Sonunda bardağı taşıran damla geldi. Çocuğumuzun doğum gününde, Sevim Hanım Mehmet’i “musluk tamir etmeye” çağırdı. Tam o gün! Reddedince, bağırıp çağırarak, tehditler savurarak ve sahte bir “krizle” sahne yaptı. Artık yetti.

Mehmet ilk kez patladı:
“Anne, benim bir ailem var. Ve onu yıkmana izin vermeyeceğim. Seni seviyorum, ama artık her çağrıldığımda koşmayacağım.”

Tabii ki suçlu ben oldum. Nasıl olsa suç ondaysa, o yoktur. Ama ben hiçbir şey söylemedim. Her şeyi kendi elleriyle yıktı. Dikkat açlığıyla, bencilliğiyle.

Bazen düşünüyorum, ya sıcak, insanca bir ilişki kursaydı… Belki şimdi hepimiz büyükArtık aramızda sadece sessiz bir anlaşma var: uzaktan selamlaşıp, hiçbir şey olmamış gibi yaşıyoruz.

Rate article
Lifequest
Kayınvalidenin Oğlu İçin Verdigi Mücadele: İkimizin, Hatta Torunun da Savaşında!