Kuzenimi evime aldım, ailemdeki düşman sayısı komşulardan fazla!

Eyvah, yeğenimi evime aldım, şimdi ailedeki düşman sayısı mahalledekinden fazla!

Ayşegül ve küçük kardeşi Fatma, güneyde şirin mi şirin bir kasabadan geliyor, herkesin birbirini tanıdığı, dedikoduların rüzgârdan hızlı yayıldığı bir yer. İkisinin kaderi ise birbirinden farklı çizilmiş.

Ayşegül, okulun gözde öğrencisiydi – altın madalyayla mezun oldu, İstanbul’a gitti, üniversiteyi kazandı. Aradan yıllar geçti, orada geleceğin eşi Mehmet’le tanıştı, evlendi ve kocasının miras kalan küçük dairesine yerleştiler.

Fatma ise anne baba evinde kaldı. İki evlilik yaptı, ikisi de hayal kırıklığı. Her evlilikten bir çocuk… Karakterinden mi, yoksa seçimlerinden mi bilinmez, ama boşanınca iki çocuğuyla yeniden baba ocağına döndü.

Ayşegül ve Mehmet’in de zor zamanları oldu. Para bazen bollukla aktı, bazen de çekip gitti. Ama adım adım, tuğla tuğla geleceklerini inşa ettiler. Önce bir oda aldılar, sonra satıp daha büyük iki odalı bir daireye yatırdılar. Oğulları Emir için bir başlangıç olsun diye. Emir tıp fakültesini kazandı, çalışkan bir öğrenciydi. Hayalleri, mezun olduktan ve evlendikten sonra oraya taşınıp kendi hayatını kuracağı yönündeydi.

Ama işler planlandığı gibi gitmedi.

Fatma’nın oğlu Hakan, liseyi bitirince o da İstanbul’a taşınmaya karar verdi. Meslek okuluna girecek, çalışıp ev tutacaktı. Ama kira parası yoktu. Fatma, kendine has ısrarcılığıyla, ablasından yeğenini “iki yıllığına” misafir etmesini istedi. Faturaları ödeyeceğine, iş bulacağına, yardım edeceklerine söz verdi. Ayşegül inandı ve kabul etti.

İki yıl bir çırpıda geçti. Emir, sevdalandı, Elif’e evlenme teklif etti. Düğün hazırlıkları başladı. Ayşegül, yeğenini uyardı:
“Hakan, yaza kadar taşınmalısın. Sonbaharda Emirler taşınıyor.”

Adil görünüyordu değil mi? Ama telefonlar başladı.
“Yeni işe girdim, maaş çok düşük…”
“Kız arkadaşım hamile, çocuk bekliyoruz…”
“Evleniyoruz yakında…”

Ayşegül ve Mehmet yine anlayış gösterdi. Eylül’e kadar kalmasına izin verdiler. Sonra oğulları taşınacaktı. Herkes biliyordu. Fatma bile. Başını sallıyor, “Tabii, anlıyoruz, yardım ederiz,” diyordu.

Yaz bitti, Ağustos geldi. Fatma aradı:
“Yeğene yardım edecek param yok. Kızım doğum yapacak, ona destek olmalıyım. Bir de düğün var…”

Ardından dede-nineler devreye girdi. “Yeğenin bu, acı” dediler. “Aynı kanı taşıyorsunuz!”

Ayşegül ve Mehmet yine boyun eğdi. “Kasım sonuna kadar, o kadar!” dediler.

Kış geldi. Düğünler yapıldı, bebekler doğdu. Ancak Emir ve Elif hâlâ ailesiyle kalıyordu. “Onların” dairesinde ise Hakan, eşi Sibel ve bebeği oturuyordu. Ve taşınmak niyetinde değildi.

Her seferinde yeni bahaneler:
“Maaş gecikti…”
“Kiralık bulduk ama ev berbat…”
“Telefonumu kaybettim, arayamadım…”
“Çok hastaydım, neredeyse hastaneye kaldırılıyordum…”

Ayşegül aradı, sonuç alamadı. Bir gün yüz yüze konuşmaya gitti – kapıyı açmadılar. Halbuki evde olduklarını biliyordu. İkinci gidişinde Mehmet’le gitti. Hakan kapıyı açtı ve… dayısının üzerine yürüdü. Artık bu, bardağı taşıran damla olmuştu.

Ayşegül, öfkeden ve utançtan titriyordu. Hayatında ilk kez şunu anladı: Kan bağı, sevgi değil, istismar demekti. Manipülasyon, kendini sömürtenlere “dünya kadar anlayışlı” olmak demekti.

Ardından baskı kampanyası başladı. Nine ve Fatma, Emir’i aradı:
“Utanmıyor musun?”
“Hakan’ın karısının sütü kesildi stresten!”
“Kundaklı bebeği sokağa mı atacaksınız?”

Ama Ayşegül ve Mehmet artık “uygun insan” olmayı reddetti. Mahkemeye başvurdular. Polise gittiler. İki ay sonra tahliye kararı çıktı.

Emir ve Elif nihayet kendi evlerine yerleşti. Yeni bir sayfa açtılar. Ayşegül ise… artık akrabalarının telefonlarını açmıyor. Ne kardeşinin, ne ninesinin. Hiçbirinin.

Aile artık yanında olan, destek verenlerdi. Gülümseyerek sırtına basanlar değil.

Peki siz ne düşünüyorsunuz? Akrabalık bağı, kendini feda etme zorunluluğu mu, yoksa karşılıklı saygıyla örülü bir ilişki mi?

Rate article
Lifequest
Kuzenimi evime aldım, ailemdeki düşman sayısı komşulardan fazla!