**GÜNAH CEVİZ KABUĞUNDA, ÇEKİRDEK KOVADA**
“Bu yaşta delikanlılık hevesleriyle kendini kaybetmek olur mu? Adam 46 yaşında! Neyin peşinde? Bu kız onun kızı olabilecek yaşta! Nasıl bir aşk olabilir ki aralarında? Hmm… Aşık olmuş, fare kapanına düşmüş gibi! Anlamıyorum ve anlamak da istemiyorum!” diye öfkeyle homurdanıyordu İpek, kocasının davranışlarına içerlemişti.
Bütün bu söylenmeleri dinleyense en yakın arkadaşı Ayşe’ydi.
“Acele hüküm verme, İpek. Her şey yoluna girer. Senin ailen örnek bir aile sonuçta,” diye teselli ediyordu arkadaşını.
Oysa hem Ayşe, hem iş arkadaşları, hatta komşular bile biliyordu ki İpek’in o “mükemmel” ailesinin huzuru ipliktendi.
Murat (İpek’in kocası) sanki zincirinden boşanmıştı. Kendisi değildi.
…Her şey bir trafik kazasıyla başlamıştı. İşte o kaza, önce gelip geçici bir hevese, sonra da son bir tutkulu aşka dönüşmüştü.
Kıştı. Yollar buz tutmuştu. Murat her sabah ofisine arabasıyla giderdi. O gün de yavaş ve dikkatli sürüyordu. Yaya geçidinde durdu.
Bir anda nereden çıktığı belli olmayan bir kız, kendini arabasının kaputuna attı! Murat donup kaldı. İlk an kızın bilerek önüne atladığını düşündü. Ama düşünecek vakti yoktu. Bir çırpıda arabadan fırlayıp yardımına koştu.
Kız inliyordu.
Murat onu arabasına aldı, en yakın hastaneye götürmek için yola koyuldu. Ama kız kesinlikle hastaneye gitmek istemedi. “Biraz iyiyim,” dedi. “Ama sıcak bir çay içsem fena olmaz…”
Murat, tanımadığı bu kızı ofisine götürdü.
Mis gibi çay ve sandviçler ikram etti.
Tanıştılar. Kızın adı Melek’ti. Murat içinden, bu tanımadığı kızın ne kadar güzel olduğunu düşündü. Sevimli, hafif kalkık burnu, kıvırcık saçları ve yaşından beklenmeyecek bir ciddiyeti vardı. Üstelik büyüleyici bir havası… Sanki sürekli ona bakmak ve o büyüleyici sesini dinlemek istiyordu insan. Ama Murat kendini topladı. Başını sallayıp bu “büyüyü” dağıttı ve kızı kapıya kadar geçirdi. Zaten çok değerli iş zamanını kaybetmişti. Tam ayrılırken Melek’e kartvizitini uzattı. Sadece nezaketten.
“Melek, bir şey olursa ara beni…”
Akşama doğru Murat sabahki olayı çoktan unutmuştu.
İki gün sonra Melek aradı. Buluşmak istediğini söyledi. “Çok önemli ve acil bir işim var,” demişti.
Murat, hâlâ bir suçluluk hissiyle, buluşmaya gitti.
“Kazazedenin” minicik evinin kapısını açmasıyla içeri girdi. Melek’in sağ kolu bandajlıydı.
“Gördünüz mü Murat Bey… Mutfağa bir tablo asacaktım. Olmuyor. Kolum ağrıyor. Yardım eder misiniz?” diye acıyla yüzünü buruşturdu.
“Tabii, hallederiz. Hadi aletleri getir,” diye hemen atıldı Murat.
Tablo kısa sürede duvara asıldı. Mutfak masasında ise bir şişe şarap ve meyveler belirdi.
“Bunu kutlamalıyız! Uzun zamandır bu tabloyu asmak istiyordum. Ama erkek eli değmemişti,” diyerek misafirini masaya davet etti Melek.
Murat hayır diyemedi. Kıza acımıştı. Böyle güzel bir kız, yapayalnız…
Şarap sohbetle bitti, meyveler dokunulmadan kaldı. Yemek isteği yoktu. Tek bir arzu vardı: Konuşmak, konuşmak, konuşmak…
Murat eve döndüğünde sırılsıklam aşık ve şaşkına dönmüştü. Gece olmuştu. Eşi ve kızı huzurla uyuyorlardı. Onlar için Murat’ın işi her şeyden önce gelirdi. Bazen sabaha karşı ofisten geldiği bile olurdu.
Altı ay sonra Murat aileden ayrıldığını açıkladı. Eşi İpek ve kızı Elif, baba ve kocalarının aklını kaçırdığını düşündüler. Elbette İpek, kocasında bazı değişiklikleri fark etmişti. Öncelikle doğum gününü unutmuştu. Bu daha önce hiç olmamıştı. İkincisi, aile bütçesi nedense üç kat azalmıştı. Üçüncüsü, Murat evde çok daha seyrek görünür olmuştu. Dördüncüsü, beşincisi, onuncusu da bulunabilirdi…
İpek, karanlık düşünceleri kovalamıştı. En kötüsüne inanmak istemiyordu. Hep şu söze gülerdi: “Sakalda kır varsa, şeytan da kolda.”
Murat’ına yüzde yüz güveniyordu. Üstelik kendine de özen gösteriyordu. İşyerinde bile hayranları vardı! Ama onların tüm çabaları, İpek’in soğuk duruşuna çarpıp parçalanıyordu. İpek sadece kocasını seviyor ve ona inanıyordu. Ve şimdi tam da ondan böyle bir darbe!
İpek çığlık çığlığa kızı Elif’in yanına koştu.
“Elifçiğim, git babanla konuş. Kim bu araya giren kadın? Bu iş ne kadar ciddi?”
Elif ise annesinden gizlice babasını ziyaret etmişti bile. O da bu “skandal”ın peşindeydi.
“Anne, acı gerçeği söyleyeyim. Babam aşık. Şüphe yok. Bu kız benden beş yaş büyük. 26 yaşında. Adı Melek. Ve bil bakalım ne oldu? Bana gençliğindeki seni hatırlattı! Tıpatıp aynı yüz!” diye vurdu kızı.
İpek bu sözlerle buz kesildi. Elif telefonda “rakibin” fotoğrafını gösterdiğinde, İpek sakinleştirici hap istedi.
“Aman Allahım! Bu nasıl olur? İmkansız!” diye inledi.
Elif hiçbir şey anlamamıştı.
…Eski günahlar…Yıllar sonra İpek, torunları Gencay ve İpek’in gözlerinde Melek’in gülüşünü görünce, hayatın en acı derslerinin bile bir gün affetmeye yer açabileceğini anladı.




