Eş Gitti, Ama Hata Yaptı

Cuma akşamı evine döndüğünde, Mehmet’in burnuna kızartılmış patates ve ekşi bir kokunun karışımı çarptı. Yüzünü buruşturdu: Ayşe yine lahana pişirmişti, nefret ettiğini bile bile. Pahalı ceketini çıkarıp askıya özenle yerleştirdi ve mutfağa yürüdü.

“Merhaba,” diye mırıldandı.

“İşte yemek yemişsindir artık,” dedi Ayşe, gülümsemeden.

“Toplantı sonrası kokteyl vardı. Petrol şirketinden müşteri, lüks bir yemek verdiler. Ama iyi haber, iki milyonluk anlaşmayı kapattım.”

Ayşe suskun kaldı. Eski ev kıyafetleriyle ocak başında duruyordu, saçları dağınık bir topuzun içinde. Yüzündeki yorgunluk belliydi. Gerçekten de umrunda değildi—iki milyon da olsa, yüz milyon da. Para, iki yıl önce aralarında olan şeyi geri getiremezdi.

Mehmet masaya oturdu, bir şişe maden suyu açtı. Karısının gözlerinde bir sitem sezdi.

“Bakışın bile değişti,” dedi Ayşe.

“Nasıl yani ‘değişti’?”

“Kibirli. Sanki ben senin hizmetçinim gibi. Bu sen değilsin, Mehmet.”

“Ciddi misin? Ben gece gündüz çalışıyorum! Sahip olduğumuz her şey benim emeğim. Ev, yeni araba, tatiller. Sen ne yapıyorsun peki? Artık çalışmıyorsun bile!”

“Çalışmamamı sen istedin!” Sesinden bir titreme vardı. “Kendi dedin: ‘Evde otur, dinlen, artık ben sana bakarım.’ Şimdi ise bana bakışın, sanki beleşçiyim.”

Mehmet tabağını itti.

“Kıskanıyorsun işte. Ben büyüyorum, sen olduğun yerde sayıyorsun. Bu benim suçum değil.”

“Olduğum yerde sayıyorum çünkü sen bana hareket alanı bırakmıyorsun.”

Ayağa kalktı, sandalyeyi hızlıca itti:

“Beğenmiyorsan, istediğin gibi yaşayabilirsin. Sonra şikayet etme yeter.”

Evlilikleri güzel başlamıştı. O zamanlar Mehmet bir reklam ajansında müdürdü, Ayşe ise İngilizce öğretmeniydi. Kira evde yaşıyorlar, azar azar biriktiriyorlardı. Akşam yürüyüşleri, ormanda piknikler, evde film izlemeler… Mutlulukları küçük şeylerdeydi.

Sonra her şey değişti. Mehmet’e yeni bir ajans teklif geldi, geliri üç katına çıktı. Hızla yükseldi: seyahatler, primler, yeni bağlantılar. Yeni bir apartman dairesi aldılar, Ayşe işten ayrıldı—Mehmet’in ısrarıyla: “Ne gereği var o okulun? Ben sana bakarım.”

İlk zamanlar her şey masal gibiydi. Ama sonra Ayşe, evlerine üçüncü birinin—soğukluğun—yerleştiğini hissetti. Mehmet’le birlikte gelen, pahalı takımların, sigaraların, piyasa sohbetlerinin arasında kaybolan bir şeydi bu. Mehmet değişiyordu, Ayşe ise aynı kalıyordu. Ve bu onu rahatsız ediyordu.

“Durup durup düşünüyorum,” dedi Ayşe arkadaşı Selda’ya kahve içerken, “belki okula geri dönmeliyim?”

“Dön o zaman. Bunu seviyordun. Ya da online kurslara bak. Sen zeki bir kadınsın, Ayşe. Bu sadece bir ilişki krizi.”

“İş meselesi bile değil aslında. Mehmet sanki… yabancılaştı. Kötü biri değil. Ama ben onun için bir eşya gibi oldum. Evde oturuyorum, yemek yapıyorum, temizlik. Her şey yolunda. Ama kimse nasıl olduğumu sormuyor.”

Selda iç çekti:

“Bak, bu klasik bir hikaye. Para kazandı, güç hissetti. Para insanın içindekini ortaya çıkarır. Ve herkesin içi güzel değil.”

Bir gün Mehmet, iş gününün ortasında eve geldi. Neşeliydi, elinde lüks bir mağazanın poşeti vardı.

“Bak, sana elbise aldım.”

Ayşe kumaşı açtı—siyah, dar, yırtmaçlı. Pahalı. Şık. Ama onun tarzı değildi.

“Bu bana göre değil. Ben böyle şeyler giymem.”

“Kendini fazla kısıtlıyorsun. Bir yere gidelim. Bu arada, cuma günü firma partisi var. Benimle gel. Herkese nasıl bir eşim olduğunu göstereyim.”

“Bir eşya gibi mi?” diye fısıldadı.

Duymadı. Ya da duymazdan geldi.

Parti, şehir dışındaki bir villadaydı. Herkes marka giysiler içindeydi. Ayşe kendini dışlanmış hissetti. Masada, yatırımlar, döviz kurları, lüks arabalar hakkında konuşmaları dinledi ve sıkıntısını şampanyaya boğdu.

Balkondan döndüğünde, Mehmet kırmızı elbiseli bir kızla oturuyordu. Genç, kendinden emin, pürüzsüz saçlar, bembeyaz bir gülüş. Kızın eline dokunduğunu gördü. Mehmet çekmedi.

Arabada Ayşe sessizdi. Eve varınca,

“Kim o?” dedi.

“Sadece bir halkla ilişkiler elemanı. Ortak projemiz var.”

“Elini sürmesine izin mi veriyorsun?”

“Abartma. Sadece cilveli biri. Hem ne diye olay çıkarıyorsun? Çocuk değiliz.”

“Yoksa karın olduğunu unuttun mu?” Ayşe ona döndü. “Yoksa senin için sadece… çerçeveli bir resim olmam mı daha iyi?”

“Yine aynı plağı çalıyorsun. Ne istiyorsun, Ayşe?”

Sessiz kaldı. Çünkü kendisi de bilmiyordu. Belki saygı. Belki ilgi. Belki, sonunda, sevgi. Ama bunu her şeyi rakamlarla ölçen birine nasıl anlatabilirdi?

Pazar günü annesine gitti.

“Ne oldu size?” diye sordu annesi.

“Artık bana eskisi gibi bakmıyor, anne. Sanki yokmuşum gibi.”

“Ona söyle o zaman. Susma. Mücadele et.”

“Buna değer mi? O sadece kariyerini seviyor.”

“Söylemezsen, asla bilemMehmet bir an durdu, sonra cebinden çıkardığı eski bir anahtarı avucunda sıktı, ama artık o kapıyı açamayacağını biliyordu.

Rate article
Lifequest
Eş Gitti, Ama Hata Yaptı