– Böyle şık nereye gidiyorsun? – diye sordu komşu, Kerem’i resmi takım elbisesi ve kravatıyla görünce.
– Oğlumun mezuniyetine, – diye karşılık verdi.
– Vay canına! Nasıl da büyümüş başkalarının çocukları…
– Kendi çocuklarımız da, – diye gülümsedi Kerem.
– Öyle ya… Demek nafakadan kurtulacaksın yakında?
Kerem öyle bir bakış attı ki komşusuna, diğeri irkildi:
– Bunun nesi var?
– Nasıl nesi var? Eski karına para vermekten sıkılmadın mı?
– Sıkılmadım, – diye savurdu Kerem ve komşusunu şaşkınlık içinde bırakarak uzaklaştı.
Yavaş yavaş iyi hissetmeye başladı. Anılar dalga dalga geldi…
***
Hayatının aniden değiştiği o gün, Kerem tam bir aşağılık duygusu içindeydi.
Özgür bir adam, çoğundan iyi kazanıyor, güzel bir evde yaşıyor, kadınların ilgisinden mahrum değil, işler yolunda, her şey mükemmel. Peki neden bu kadar mutsuzdu? Hiçbir şey zevk vermiyordu. Hiçbir şey istemiyordu. Her şey boş geliyordu.
Ofisten çıktığında yağmurun başlamak üzere olduğunu fark etti. Gökyüzü bulutlarla kaplanmış, sert bir rüzgar esiyordu.
Taksi çağırdı; ıslanacak değildi ya.
Araba tamirdeydi tabii, şemsiye diye bir şey de olmamıştı Kerem’in hayatında.
Arka koltuğa çöktü ve içindeki boşluğa düştü.
Şoför bir şeyler anlatıyor, parası bol müşterisine hava atmaya çalışıyordu, radyodan hüzünlü bir şarkı çalıyordu…
Kerem böyle müziklerden hoşlanmazdı…
Sonra aniden sözler duydu ki, onu gerçeğe çekti:
*Boş geçirdim günleri, deli cesaretiyle,*
*Aşkı sonsuz sanırdım, oysa öyle değilmiş.*
*Gün be gün incittim onu, farkında bile değilmişim,*
*Kaybettim o kutsal sevgiyi, o benimken…*
İçi sızladı… Acı tüm vücuduna yayıldı ve Kerem kaynağını fark etti.
Elif…
Elif’im…
Elif Hanım…
Hayatının farklı dönemlerinde böyle seslenmişti ona.
Lise aşkları evlilikle sonuçlanmıştı. Kimse inanmamıştı ki güzeller güzeli Elif Yılmaz, okulun baş belası Kerem Arslan’la evlenecek.
Ama o inanmıştı. Biliyordu ki öyle olacak. Onsuz yaşayamazdı çünkü…
Onun için çalışmış, onun için mücadele etmiş, onun için bugünkü adam olmuştu.
O ise…
O hep yanında olmuştu. Sevmişti, ilgilenmişti, ona ilham vermişti.
İki oğul doğurmuştu.
Her zaman sakin, düşünceli, güzeldi.
Tek bir sitem, tek bir şikayet yoktu.
Elif her zaman her şeyden memnundu.
Bir noktada Kerem, bunun hep böyle süreceğini sandı. Değişmeyeceğini. Onu asla terk etmeyeceğini. Her şeyi anlayıp affedeceğini. Ne olursa olsun yanında olacağını.
Sonra Kerem kendini kaybetti. Para geldi, ardından “arkadaşlar”, partiler, sabaha kadar eğlenceler…
Elif sessiz kaldı. Hiçbir şey sormadı. Kadere boyun eğdi…
Çocuklarını büyüttü…
O ise açıklama yapmadı, özür dilemedi, yardım etmedi.
Para verdi.
Bunun onu mutlu etmeye yeteceğini sandı.
Yanıldı.
Bir gün her şey karısının şu sözleriyle bitti:
– Kerem, artık seni sevmiyorum.
– Hadi canım! – diye şaşırdı, – Sadece yorgunsun. Hadi akşam yemeği ye…
Tabakları masaya koydu. Ve kararlı bir tonla ekledi:
– Anlamadın. Boşanmalıyız. Artık seninle olamam, istemiyorum da.
– Ya çocuklar?! – diye haykırdı Kerem, kendi sözünün basitliğinden irkildi.
– Tabii ki düşündüm. Onlar sevgi içinde yaşamalı… evlilik içinde değil…
– Öyleyse defol! – diye başını sertçe kaldırdı, ceketini kapıp evden çıktı.
Üç gün ortada yoktu. Düşündü. Onu arayacağını, merak edeceğini umdu.
Elif sessiz kaldı.
Eve döndüğünde girişte onun ve çocukların eşyalarıyla dolu çantaları gördü.
– Ne yapıyorsun? – diye sordu.
– Eşyaları topluyorum, – diye sakin cevap verdi Elif.
– Neden?
Şaşkın bir bakış attı.
– Kes şunu, – diye buruk bir ifadeyle ekledi Kerem, – Gerek yok… Ben giderim…
Ve gitti.
Her şeyi karısına ve oğullarına bıraktı.
Onun dünyasında başka türlü olamazdı.
Boşandıktan sonra Elif yıllarca yalnız kaldı. Bundan emindi. Bu yüzden aklına estikçe gelir, çocuklara hediyeler getirir, saygı beklerdi. Hakkı olduğunu düşünürdü.
Sonra Elif beklenmedik bir şekilde evlendi.
Kerem çılgına döndü. Nasıl cüret edebilirdi?! O! Çocuklarının annesi! Diz çöküp ayaklarını öpmesi gerekirdi ki ona her şeyini bırakmış, nafaka ödüyor, üstüne üstlük yardım ediyordu!
Ve metodik bir şekilde eski karısının hayatını zehir etmeye başladı.
Özellikle içince.
Evet, bu sık sık oluyordu artık.
Arayıp küfürler yağdırıyor, hakaretler ediyordu…
Hatta tehditler savuruyordu…
Elif hiç tepki vermedi. En sonunda onu her yerden engelledi.
O zaman sokakta pusuya yattı…
Ayılınca kendine kızıyor, duygularına hakim olamadığı için pişman oluyordu…
Ama vicdanı ne kadar sızlarsa sızlasın, Elif’ten hiç özür dilemedi. Ona gözlerinin içine bakamıyordu…
Yavaş yavaş hayat, sürekli birKerem, mezuniyet töreninde oğluna gururla bakarken, yıllar önce kaybettiği her şeyin değerini ancak şimdi anladığını fark etti ve gözlerinden süzülen yaşları gizlemek için başını hafifçe eğdi.




