Birden fark ettim ki onu hâlâ seviyorum… Evimizin tadilatından sonra kocamla ilişkimiz yeniden canlandı. Artık hissetmeyi unuttuğumuzu sanıyordum. Nihayetinde on altı yıllık evlilik… Tıpkı eski bir kazak gibi: rahat, alışılmış, ama artık ısıtmıyor.
Mehmet’le uzun zamandır aynı rutinde yaşıyorduk: iş, akşam yemeği, nadir sohbetler… Tartışmıyor, kavga etmiyorduk, sadece yan yana yaşıyorduk. Sessiz, sakin, neredeyse kardeş gibi. Alevlenmeler yok, çılgın tutkular yok… Bazen iki ağaç gibi olduğumuzu düşünüyordum: köklerimiz birbirine dolanmış, ama dallarımız uzun zamandır farklı yönlere uzanıyordu.
Ta ki tadilat başlayana kadar.
Bu karışıklık boşuna değildi. Oğlumuz Deniz, ilk kez yaz kampına gitti. Üstelik iki dönem! “Anne, artık büyüdüm!” diye gururla haykırmıştı, ışıklı spor ayakkabılarını valize tıkıştırırken. Mehmet’le birlikte peronda durmuş, uzaklaşan trene el sallıyorduk. Eve döndüğümüzde anladık: artık sadece ikimiz vardık ve bu duvarlar bizi çok farklı hatırlıyordu.
Süreci hızlandırmak için kiralık bir stüdyo daireye taşındık. Bizim dairemizde ise yabancılar yaşıyordu—gürültülü, boya ve ter kokan insanlar. Aralarında Serkan da vardı.
Uzun boylu, sert elleri ve soğuk bakışları olan biri. Bana genç Mehmet’i hatırlatıyordu—ses tonu, düşünürken gözlerini kısma huyu… Ama Mehmet bana her zaman nazikçe konuşurdu, öfkelenince bile sesini yükseltmezdi. Oysa Serkan, telefonla konuşurken karısına iki çocuk doğurmuş bir kadına hiç yakışmayacak şekilde bağırıyordu.
İlk kez bir erkeğin, kendisine iki evlat vermiş bir kadınla böyle konuştuğunu duyuyordum. Dişlerini sıkarak, sinirle, sanki kadın ona bir şey borçluymuş gibi… Sonra bir de üstüne metresi olduğunu öğrendim.
Bir gün unuttuğum planları almak için eve gittiğimde onu genç bir kızla salonda yakaladım. Serkan bayağı bir fıkra anlatırken kız çığlık çığlığa gülüyordu. Sonra onu belinden tutup henüz boyanmamış duvara yapıştırdı.
İşte o an korktum.
O kız için değil—kendim için.
Ya Mehmet’in de böyle bir aptalı varsa? Ya o da uzun zamandır iki hayat yaşıyorsa ve ben bunu en son öğrenen kişiysem?
O akşam yemekte Mehmet’i dikkatle inceledim. Gözlerinde aynı soğukluğu, aynı kaçma arzusunu aradım. O ise aniden sordu:
“Pek yorulmadın mı bütün bu karmaşadan?”
Bu arada işçiler eski duvar kağıtlarını sökmüş, altından ilk yıllarımızın izleri çıkmıştı. İşte şu pembemsi leke… Mehmet’le şampanyadan sarhoş, evimize yeni taşınmışken kutlama yapıyorduk. Beni kucağına aldı, çığlık attım, şişe elimden kaydı—yarısı duvara dökülmüştü.
Şu çivi izleri… Annemlerdeyken Mehmet’in bütün hafta sonu uğraşıp yaptığı rafın izleri. “Girme!” diye bağırıyordu kapının ardından, ben de sabırsızlıktan ayaklarımı yere vurup gülüyordum. Raf eğri olmuştu ama tam on yıl dayandı.
…Üç gün sonra duvar kağıdı almaya gittik.
Her şeyi bana bırakan Mehmet birden canlandı. Titizlikle tonları karşılaştırıyor, “Hangisini beğendin?” diye soruyordu. Acele etmiyor, ucuz olanı seçmiyordu—bizim için, bizim evimiz için seçiyordu. Dokuları inceliyor, örnekleri eliyle okşuyor, soruyordu:
“Sence bu sedef rengi, lamba ışığında nasıl görünür?”
Yatak odası için olanlara geldiğimizde, aniden üzerinde hafif gümüş desenler olan açık mavi duvar kağıdına uzandı.
“Alanya’daki oteldeki gibi…” diye mırıldandı.
Şaşırmıştım: düğünümüzden önce, ilk tatilimizde, bütün gece balkonda oturup denizin sesini dinlemiştik. Duvarlar tam da bu renkti.
Sonra mobilya mağazasında, yüksek kavisli başlığı olan bir koltukta ısrar etti—”İyi ışıkta kitap okuyabilesin diye.”
“Bana bunun lazım olduğunu nereden biliyorsun?” diye sordum.
“On altı yıldır seninle yaşıyorum,” diye gülümsedi. “Bir şeyler öğrenmiş olmalıyım.”
Sesinde hiç sinir yoktu, sadece sıcak, sessiz bir şefkat… Tıpkı ilk yıllarımızdaki gibi. İşte o an anladım: O beni hâlâ seviyordu. Sadece bu his, gündelik hayatın, alışkanlıkların, birbirinin aynı günlerin arasında kaybolmuştu.
Ama yok olmamıştı.
“Yatak odasını kendimiz yapıştıralım,” dedi Mehmet beklenmedik bir şekilde, tadilatın sonuna yaklaşırken.
Donakaldım.
“Sen duvar kağıdı yapıştırmaktan nefret edersin…”
“Nefret ederdim,” diye sırıttı. “Ama ilk evimiz için katlanmıştım, hatırlıyor musun?”
Evet, gündelik hayatın altında, yılların yükü altında, o genç adam hâlâ yaşıyordu—şehirin yarısını geçip termosla bana kahve getiren… Sadece birbirimizi nereye sakladığımızı unutmuştuk.
…Ve şimdi yatak odasının ortasında duruyoruz, Mehmet yıllar sonra yine duvar kağıdının altını üstünü karıştırıyor:
“Kahretsin,” diye mırıldanıyor, “neden her zaman iki tarafı da aynı görünüyor ki?”
Gülüyorum ve ona yeni bir tabaka veriyorum. Dışarıda temmuz yağmuru yaYağmur camlara vururken, elimizdeki duvar kağıtları, geçmişin izlerini taşıyan bu yeni başlangıcın sessiz tanıkları oldu, çünkü biliyorduk ki aşk, tıpkı bu ev gibi, bazen bir tadilatla yeniden canlanır.




