Geç anladı hatasını…
Elif, avucunda sımsıkı tuttuğu tahlil sonuçlarını inceliyordu. Terden nemlenmiş kağıtlar neredeyse dağılacak gibiydi. Hastanenin kadın doğum polikliniğindeki koridor tıklım tıklımdı.
“Elif Demir!” diye seslendi hemşire.
Elif ayağa kalktı, doktorun odasına geçti. Yorulmuş gözleriyle tahlilleri inceleyen orta yaşlı kadın, dosyayı alıp hızlıca göz attı.
“Yanlışınız yok,” dedi kayıtsız bir ifadeyle. “Eşinizin tahlillerini de getirin.”
Elif’in yüreği buz kesti. Mehmet mi? Ama o…
***
Eve vardığında kaynanası balkabağı doğruyordu. Bıçak, sanki bir düşmanı parçalıyormuş gibi hızla inip kalkıyordu.
“Hadi kızım, söyle bakalım, doktor ne dedi?” diye sordu Sevgi Hanım, başını yukarı kaldırmadan.
“Bende bir sorun yok,” diye mırıldandı Elif, montunu asarken.
“Peki neden…” Sevgi Hanım sonunda başını kaldırdı. Gözlerinde bir endişe belirmişti.
“Mehmet’in de muayene olması gerekiyor.”
Bıçak keskin bir sesle kesme tahtasına saplandı. Sevgi Hanım bir anda dikleşti.
“Ne saçmalıyorsun? Oğlumda hiçbir şey yok! Bu doktorlar işten anlamıyor. Eskiden analizsiz de çocuk doğururlardı!”
Elif sessizce odasına geçti. Kanepe üzerinde iki çorap duruyordu—biri lacivert, diğeri siyah. Otomatik bir hareketle onları alıp çamaşır sepetine attı.
Üç yıllık evlilikleri boyunca bu çoraplar, hayatlarının bir simgesi olmuştu—birbirine uymayan, eşleşmeyen parçalar gibi…
Mehmet, geç saatlerde eve döndü.
“Niye bu kadar asık suratlısın?” diye homurdandı, koltuğa çökerken.
“Mehmet, konuşmamız lazım.”
“Neyle ilgili?”
Elif tahlil sonuçlarını uzattı. Mehmet bir göz attı, sonra kağıtları masaya fırlattı.
“Yani?”
“Senin de muayene olman gerekiyor.”
“Ne münasebet!” diye bağırdı, ayağa fırlayıp odada volta atmaya başladı. “Ben sapasağlam adamım! Bir bana bak!”
Gerçekten de güçlü bir görüntüsü vardı—geniş omuzlu, siyah saçlı. Ama sağlık, bazen gövdeden ibaret değildi.
“Mehmet, lütfen…”
“Kes artık!” diye gürledi. “Çocuk istemiyorsan söyle! Bu doktor oyunlarına ne gerek var?”
Mutfaktan terlik sesleri geldi. Sevgi Hanım kapı arkasında pusuya yatmış, nefes alışını duyurmamaya çalışıyordu.
“Çocuk istiyorum,” dedi Elif usulca.
“O zaman niye yok? Belki de senin bir şeyi saklıyorsun? Kürtaj mı yaptırdın da şimdi kısır kaldın?”
Sözleri bıçak gibi saplandı. Elif geri çekildi.
“Bunu nasıl…”
“Nasıl demem mi gerekiyordu? Üç yıldır boşuna mı uğraşıyoruz? Şimdi de doktorlar benim hasta olduğumu mu söylüyor?” diye bağırdı, yumruklarını sıkarak.
Kapı aniden açıldı. Sevgi Hanım bir tank gibi içeri girdi.
“Mehmet, dinleme şunları! Hepsinden vazgeç, kafana takma. İşine gücüne bak!”
Elif, eşine baktı. Mehmet pencereden dışarıyı seyrediyordu.
“Mehmet, gerçekten bana mı inanıyorsun?”
“Ne inanacağımı bilemiyorum,” dedi dişlerini sıkarak. “Tek bildiğim, sağlam erkek doktor peşinde koşmaz!”
Sevgi Hanım zafer kazanmış gibi başını salladı.
“Oğlum haklı! Erkek adam hastane köşelerinde dolaşmaz.”
Elif’in içinde bir şey kırıldı. Sanki kopan bir tel gibi…
“Tamam,” dedi sert bir sesle.
Ertesi gün savaş başladı. Sevgi Hanım her küçük şeyi bahane ediyordu. Tuz dökülmüş, tencere iyi yıkanmamış, komodinin üstü tozlu… Elif sessizce katlandı.
“Akşam yemeğinde ortadan kaybolmak da neyin nesi?” diye alay etti kaynana. “Doktor doktor gezmek yerine işe girsen daha iyi!”
Mehmet başını eğip köfte yemeye devam etti.
“Zaten çalışıyorum,” diye hatırlattı Elif.
“Haftada üç gün çalışmak, çalışmak değildir.”
“Çalışmamın ne alakası var?”
“Alakası var! Oğlum sağlıklı, sen ise onu hasta gibi göstermeye çalışıyorsun! Çocuk olmuyorsa suç kadındadır, her zaman böyleydi!”
Elif masadan kalktı. Ayakları titriyordu.
“Ne oldu sana? Yemekten kaçıyorsun?”
“Yorgunum,” dedi kısık bir sesle.
“Yorgunluk da neymiş? Haftada üç gün çalışıyorsun, yorulacak ne var?”
Mehmet sonunda başını kaldırdı. Gözlerinde bir anlık merhamet belirdi, ama konuşmadı.
O gece Elif, Mehmet’in horultusunu dinlerken düşündü. Eskiden bu ses onu rahatlatırdı, yanında sevdiği birinin olduğunu bilirdi. Şimdi sinirini bozuyordu. Nasıl olur da bu kadar inatçı olduğunu fark etmemiştim?
Sabah, eski bir spor çantasına birkaç eşyasını doldurdu. Çok fazla bir şey yoktu—iki elbise, iç çamaşırı, makyaj malzemeleri.
“Bunlar da ne?” diye sordu Sevgi Hanım, elinde çay bardağıyla mutfak kapısında durmuştu.
“Ninem Ayşe’nin evine gidiyorum.”
“Uzun süre mi?”
“Bilmiyorum.”
Mehmet banyodan çıktı, çantayı görünce duraksadı.
“Elif, bu nedir?”
“Gördüğün gibi.”
“Ciddi misin?”
“Başka ne yapabilirim? Muayene olmayı reddediyorsun, annen her şeyin suçunu bana atıyor. Niye burada kalayım?”
Yanına yaklaştı, alçak bir sesle konuştu:
“Saçmalama. Nereye gideceksinElif, bir yıl sonra parkta bebek arabasını iterken Mehmet ve Sevgi Hanım’la karşılaştı, Mehmet’in gözlerindeki pişmanlığı görünce içi burkuldu ama yürümeye devam etti, artık yeni bir hayatı vardı.




