Ayşe, Oğuzlar’ın güzelliğiydi. Doğumu kolay olmamış, kırkına merdiven dayamışken dünyaya gelmişti. Daha önce Ayşe dul kalmış, eşiyle çocuk sahibi olamamıştı.
Bir gün uzaktan kuzeniyle İzmir’de iki hafta geçirdi. Döndükten dokuz ay sonra kızı Zehra’yı doğurdu. Köyde kadınlar fısıldaşıyordu ama Ayşe kimseye kızının babasını söylemedi. En yakın komşusu bile bu sırrı öğrenemedi. Zehra ise görenleri kıskandıran bir güzellikte büyüdü: ela gözlü, sağlam yapılı bir kızdı.
Ayşe ona titizlikle baktı. Giydirdi, terbiye verdi, ev işlerini öğretti. Zehra büyüdüğünde uzun boylu, güler yüzlü bir genç kadın oldu. Okuldan sonra bölgedeki kursları bitirip köyüne döndü ve kümes hayvancılığı çiftliğinde muhasebeci olarak çalışmaya başladı.
Orada Murat’la tanıştı. Murat yeni gelmişti köye, ziraat mühendisiydi. Köylü erkeklerden farklıydı, okumuş biriydi. Birbirlerini beğendiler. Murat bir ay sonra aşkını itiraf etti ve Zehra’yla evlendi. Zehra yirmi bir, Murat yirmi beş yaşındaydı. Tüm köy davet edildi düğüne.
Ama evlendikten sonra Murat garipleşti. Ara sıra kayboluyor, birkaç gün sonra çıkageliyordu. Bir yaz günü, Zehra’yla bahçedeki kamelyada çay içerken bir araba eve yanaştı. İçinden bir kadın ve oğlan çocuğu indi.
“Al baba, tatil için geldik,” dedi çocuk. Meğer Murat’ın ilk eşiymiş, Zehra’dan saklamıştı. Oğlunu görmeye gidiyormuş hep. Zehra bu yalana dayanamadı, eşyalarını toplayıp annesinin evine taşındı.
Ayşe ne gözyaşı döktü! Zehra ise annesine çıkıştı: “Nasıl böyle birden bırakırsın kocanı?”
“Önceden bir ailesi varmış ne olmuş? Şimdi seni seviyor. Çocuğu kabul et, kalıcı değil ki, tatil için gelmiş.”
Ama Zehra razı olmadı ve boşandı. Gençti, inatçıydı. Toplandı, şehre gitti mutluluk aramaya. Annesini sık sık ziyaret ediyordu ama anlatacak iyi bir şeyi yoktu: ne iş, ne yuva, ne de eş bulabilmişti.
Yirmi sekizine geldiğinde, annesi hastalandı, eridi gitti. Zehra her şeyi bırakıp köye döndü. Murat yeniden evlenmiş, iki çocuğu olmuştu. Karısı Zehra’nın onu ayartacağından korkuyordu. “Şehirli kız geldi, havalı havalı,” diye geçiriyordu içinden.
Ama Zehra kimseyle ilgilenmedi. Bahçeden dışarı adım atmadı. Tüm vaktini annesine adadı, onunla ilgilendi, elinden geleni yaptı.
Tam iki yıl omuzlarında taşıdı, doktorlar bir yıl ömür biçmişti. Sonra annesi göçüp gitti.
Zehra artık şehre dönmedi. O hareketli hayata alışamamıştı. Murat’ın karısı yine huzursuzdu. Murat’ın yüzü asıktı, sertleşmişti. Anma töreninde en önde o vardı. Zehra minnettardı ama ona hiç ilgi göstermedi.
Güzelliği ise eskisi gibiydi. Otuzuna yaklaşmıştı ama kimse inanmazdı. Murat’ın şakaklarında aklar belirmişti.
Sonra beklenmedik bir şey oldu. Köy yine çalkalandı! Sarıoğlu’ların oğlu Emekli asker Ali köye dönmüştü. Yirmi yaşında, göğüs kadar boyu, geniş omuzlu, kaslı bir delikanlıydı.
Köydeki kızların hepsi ona vurulmuş, kimi seçeceğini bekliyordu. Ama Ali kimseye bakmıyordu. Bir gün dere kenarına gittiğinde suda yüzen Zehra’yı gördü. Güneşin altında saçları suda dalgalanıyordu.
Bu güzelliği görünce yüreği hop etti! Kıyıda bekledi, sudan çıkmasını izledi. Sonra kendisi atladı suya ve Zehra’yı kollarına alıp çıkardı.
Zehra gülüyor, direniyordu ama Ali bırakmadı. İlk görüşte âşık olmuştu bu su perisine. Öyle ki, hemen evlenme teklif etti ve tanışmalarının üzerinden iki hafta geçmeden…
Babası karşı çıktı, annesi ağladı:
“Ne yapıyorsun sen! O kadın daha önce evlenmiş, şehir hayatı görmüş. Sen daha çocuksun, ona nasıl koca olacaksın? Aklını başına al!”
Köyde dedikodular başladı. Herkes Zehra’ya yan gözle bakıyordu. Peki ya Zehra? Ali’yle iki akşam geçirmiş, gün batımına kadar dere kenarında oturmuşlardı. Onun kendisine âşık olmasına engel mi olabilirdi?
Ali’nin ailesi Zehra’yı ikna etmeye geldi: “Oğlumuzdan uzak dur.” Ona göre değildi. Zehra toplandı, yine şehre gitti. Köyde mutluluk bulamayacaktı. Bir yanda Ali’nin aşkı, diğer yanda köylülerin yargıları…
…Yedi yıl geçti.
Şehirdeki hayat da Zehra’ya mutluluk getirmedi. Bir dükkânda çalıştı, kira ödedi. Sonra iyi bir adamla tanıştı, evlendi, bir oğlu oldu.
Kocası iyi biriydi, rahat bir geçimleri vardı. Geniş, aydınlık bir evde yaşıyorlardı. Oğullarını büyüttüler. Kocası sık sık köye gidip evle ilgilenmesi gerektiğini söylüyordu.
Ama Zehra’nın köye gitmeye hiç hevesi yoktu. Annesinin mezarını ziyarete gittiğinde bile kimseyle görüşmüyordu.
O zor günlerin, annesini kaybetmenin, köylülerin eleştirilerinin kötü anıları kalmıştı. Ama eve bakmak gerekliydi. Yıllardır kapalı duruyordu. Tam gideceklerken kocası hastalandı…
Zehra ellisinde dul kaldı. Acısı büyüktü, oğlu on beş yaşındaydı, daha çok şey öğretecekti. Köydeki evVe sonunda Zehra, uzun yıllar önce kaçtığı köyde, Ali’nin yıllarca sönmeyen aşkıyla buluştu ve hayatının geri kalanını huzur içinde geçirdi.




