Emeklilikteki Kaçış: Bir Adamın Hikayesi

Eski günlerde, emekli olduktan hemen sonra, “Çocukları büyüttük, biz de rahat edelim artık,” derken bir anda kaçıp gittiği için dert yanıyordu şapkalı, ak saçlı adam satranç arkadaşına.

Sonbahar yeni başlamıştı, bahçeye altın yapraklarını serpiyordu. Hava öylesine güzeldi ki, nefes almak bile huzur veriyordu. Yaz aylarında emekliler, mahallelerinin yanındaki parkta vakit geçirirdi. Üç bankada toplanır, sıcak geçinceye kadar sohbet ederlerdi. Soğuklar başlayınca da bu alışkanlık bozulmadı, yine evlerinin önündeki banklarda buluşur, günün yorgunluğunu atarlardı.

“Belki de suç onda değil, sendedir?” diye gülümsedi karşısındaki satranç arkadaşı. “İyi bir adamdan kaçılmaz.”

Mehmet de benzer bir durumu yıllar önce yaşamıştı. İşin kökünü biliyordu.

Şapkalı adam başını kaldırdı, gözleri saçlarıyla aynı gümüş rengindeydi. Hafifçe gülümsedi.

“Şah ve mat, Ahmet. Karıma gelince… Bile bile yaptı! Ben onsuz yapamam, onu da biliyor. İşte böyle kaçıp gitti ki anlayayım.”

Gitmeden önce son sözleri şunlar olmuştu:

“Yeter artık, Mehmet! Hiçbir şeyi kendi başına yapamıyorsun. Gidiyorum, bakalım nasıl idare edeceksin?”

Nereye gittiğini bile söylememişti…

“Eee, şimdi nasıl gidiyor, Mehmet?” diye sordu Ahmet, kendi hislerini hatırlayarak.

“Kötü… Daha doğrusu, içimde bir boşluk var. İlk gün sevinçten kendimi sokağa atacaktım. Hatta rakı bile aldım… Buzdolabına koydum, ama içmeye bile cesaret edemedim.”

Kimse “İçme!” diye azarlamıyordu. Etraf sessizdi. İçimde bir tuhaf sıkıntı…

Ahmet güldü. Mehmet’i anlıyordu. Aynı yollardan geçmişti. Tıpkı onun anlattığı gibi…

Mehmet satranç tahtasına dalıp gitti.

Yanlarında duran diğer yaşlılar, olan biteni hem merakla hem de üzüntüyle izliyordu. Kimse bu yaşta yalnız kalmak istemezdi.

Günlük hayatta tartışmalar olsa da, eş dediğin tamamlayandı.

“O zaman bir ara sen arasana? Pişman olduğunu, özlediğini söyle,” dedi aralarındaki en gençleri.

Mehmet elini savurdu:

“Kim anlar onun aklından geçenleri?”

“Ben köyde keçi güderken,” diye söze karıştı beşinci kattan komşu Necati, “kaçan keçi geri gelmek istemezse, önüne havuç koyardım. Gelirdi. Sen de öyle yap!”

“Ne havucuyla kandıracağım onu?” diye güldü Mehmet. “Her şeyi var zaten, doğru hamle yapmak lazım.”

“Ben arayayım, ‘Beş kere geldim, kapıyı açan yok’ diyeyim,” diye önerdi merdiven komşusu Salih.

“İşte bu!” diye yerinden fırladı Mehmet. “Hemen döner, bir şey oldu sandığı gibi uçar gelir. Ben de hazırım; çiçekler, pasta, her şey!”

Böylece dağıldılar…

Ertesi gün, planlandığı gibi Salih, Mehmet’in karısı Ayşe’yi arayıp Mehmet’i göremediğini, kapıyı açmadığını söyledi.

“Bir şey oldu galiba, gelin bir bakın…”

Mehmet hiç vakit kaybetmedi. Sabah erkenden bakkala koştu, şekerlemeler, çikolatalar aldı. Sonra çiçekçiye uğradı, üç karanfil alıp eve döndü.

“Of, yoruldum!” diye düşündü Mehmet.

Ama ev kıyafetiyle özür dilenmek olmazdı.

Cenazelere giydiği gri takımını giydi, mutfakta masayı hazırladı.

Her şey hazırdı: pasta buzdolabında, çay demlenmişti. Oturmuş, bekliyordu.

Takım elbise sıcak basmıştı, ama çıkaramazdı. Ayşe onu böyle görmeliydi!

Pencereden bakıp durdu. Yoktu işte!

Sonra çiçeklerle karşılamaya karar verdi. Karanfilleri aldı, biri kırılmıştı zaten.

Rakıyı açtı, bir yudum aldı, heyecanı yatışsın diye.

Bir saat elinde çiçeklerle oturdu, sonra gözleri kapanmaya başladı.

Karısının sesini duyacağını düşünerek usulca kanepeye uzandı, elbisesini buruşturmamak için.

Çiçekleri göğsüne koydu, sonra ararken telaş yapmasın diye…

…Ayşe akşamüzeri geldi. Kız kardeşini ziyarete gitmişti, trenle beş saat sürmüştü yolculuk, sonra taksiye binmişti.

Apartmanın önünde durdu, pencereler karanlıktı!

Telaşla içeri daldı.

Anahtarıyla sessizce kapıyı açtı. Ev sessizdi. Mehmet’ten ses yoktu.

“Aman Allah’ım, başına bir şey mi geldi?” diye geçirdi içinden.

Koridoru aydınlattı, salona geçti.

Kanepede gördüğü manzara karşısında dizlerinin bağı çözüldü!

Mehmet orada, takım elbisesi içinde yatıyordu… İki solmuş karanfil göğsünde…

Ayşe diz çöktü, başını önüne eğdi. Birkaç dakika sonra gözyaşları boşandı.

“Ayşe! Geldin!” diye gülümsedi Mehmet, uzatarak çiçekleri.

“Yaşıyorsun!” diye bağırdı Ayşe. “Şimdi de içmişsin, değil mi? Bir hafta bırakamadım ki seni, ne biçim adamsın Mehmet!”

Ayşe söylenip dururken, Mehmet kanepede oturmuş, hâlâ gülümsüyordu.

“İşte şimdi ev yine ev oldu,” diye düşündü. “Kaçan keçim geri döndü. Havucu tuttu işte!”

“Gülüp duruyorsun! Bak seninle nasıl hesaplaşacağım!” diye söyleniyordu Ayşe.

“Seni o kadar çok seviyorum ki, bir daha bırakmam,” dedi Mehmet sakin sakin.

Bu sözler karşısında AyşMehmet, Ayşe’nin elini tutarak, “Bir daha bırakma beni,” dedi ve mutfaktan gelen yemek kokusuyla evin eski sıcaklığına kavuştuğunu hissetti.

Rate article
Lifequest
Emeklilikteki Kaçış: Bir Adamın Hikayesi