“Bunu sadece deniyorum,” dedi İpek, gruptaki sohbete mesaj atarken. “Bizi ortak bütçeye dahil etmeyin. Kendi yiyeceklerimizi getireceğiz. Hem diyetteyiz, kuş gibi yiyoruz…”
Bu ilk uyarı işaretiydi.
Ezgi otobüste telefonunu tutuyor, diğer eliyle de iri çantasını sıkıca kavrıyordu. Mesajı iki kez okudu. Acaba yanlış mı anlamıştı? Kibar bir mesajdı ama… sanki biri önceden kaçış yollarını hesaplamış gibiydi.
Mayıs tatili için planlanan gezi sohbeti sürekli bildirimlerde parlıyordu. Gruba yeni katılanlar olmuştu. Emre ve İpek, Volkan’ın arkadaşlarıydı, o da grubun güvenilir ve uzun süredir içinde olan bir üyesiydi. Kimsenin şüphesi yoktu.
Ortam sıcak ve samimiydi. Herkes otuzlu yaşlarındaydı. Olgun, sorumluluk sahibi, esprili insanlardı. Birbirlerini uzun süredir tanıdıkları için aralarında pek çok yazısız kural vardı. Herkesin bir rolü vardı.
Volkan yeni insanları getirirdi. Ezgi ise organizasyon işlerini üstlenmişti. Katılımcı listesini hazırlamış, orman kenarındaki evleri kiralamıştı. Balkonlu, çardaklı ve hatta düzgün bir duşu olan yerlerdi. Herkes kabul etti, alışveriş listesi yapmaya başladılar. Sosis, mantar, kömür, ketçap, şarap…
Sonra şu mesaj geldi:
“Bizi ve Emre’yi saymayın,” yazdı İpek. “Diyetteyiz, kendimize ayrı hazırlıyoruz. Bize bir şey lazım değil.”
Ezgi “Tamam, siz bilirsiniz,” diye cevap verip telefonunu bıraktı.
Aslında sorun değildi. Kimi sağlıklı beslenir, kimi keto yapar. İsteyen ay takvimine göre su içsin. Grupta zaten hiç ete para vermeyen bir vejetaryen vardı. Ama her seferinde kendine yeteceğinden fazla sebze getirir, mangalda öyle bir sebze şiş yapardı ki herkes ona saldırırdı.
Tuhaf alışkanlıklar hayatın bir parçasıydı. Önemli olan dürüstlüktü. Ama bu “bizi saymayın” lafından Ezgi’nin tüyleri diken diken olmuştu. Bir şeyler… kaygandı. Ama hemen yargılamak istemedi.
Gezi günü hava muhteşemdi. Ilık, ferah, hafif bir rüzgar… Herkes zamanında geldi, her şeyi getirdi. Mangal çubukları, kesme tahtası, şişe açacağı unutulmamıştı. Çam kokusu ve temiz hava herkesin moralini yükseltti.
Herkes eşyalarını yerleştirdi, kimileri hemen mangalı kurmaya koyuldu.
İpek ve Emre akşama doğru geldi. Organizasyon işleri çoktan bitmişti. “Kendi yiyecekleri” dedikleri şey küçük bir peynir, birkaç domates, pirinç gevrekleri ve iki şişe biraydı. Ezgi onları yiyeceklerini çıkarırken gördüğünde içinden, “Bir akşam belki, ama üç gün yetmez bu,” diye geçirdi.
Önce kenarda bir banka oturdular. Peynirlerini yediler, biralarını tokuşturdular, gün batımında fotoğraf çektirdiler. Sonra yavaşça diğerlerine yaklaşmaya başladılar. Yarım saat sonra Emre mangalın başına geçmişti.
“Ne pişiriyorsunuz? Şiş mi? Kokusu harika!”
“Diyetle böyle oturulmaz ki,” diye güldü İpek ve yaklaştı.
Ezgi yanındaki Deniz’e baktı. O da omzunu hafifçe silkti. “Ne yapalım, kovmayız ya,” der gibiydi. Grupta kimseyi utandırmak adet değildi, hele yeni gelenleri hiç.
Akşam olduğunda İpek ve Emre masadaki her şeyi yiyor, içiyor, şarkı söylüyor, kahkahalar atıyordu. Neşeli, sıcak insanlardı aslında. Ama Ezgi’de bir his vardı: sanki kullanılıyorlardı.
O gece bu tuhaf hisle uyudu. Kızgın değildi, sadece bir rahatsızlık başlamıştı. Ailesi hep şunu öğretmişti: “Takımın parçası olmak istiyorsan, kurallara uy ve elindekini ortaya koy.” Ama Emre ve İpek oyuna saklanarak girmişlerdi.
O anda düşündü: “Tekrarlanırsa bir şey yapmalıyım.” Bu düşünce onu germişti. Yetişkin insanları uyarmak tuhaf geliyordu. Ama bu negatifliği üzerinden attı. Buraya dinlenmeye gelmişlerdi, başkalarının tabağına bakmaya değil. Belki de sadece bir kerelik bir tuhaflıktı.
Ama sonraki geziler gösterdi ki bu bir tuhaflık değil, kurnazca bir numaraydı.
“Yine mi para topluyorsunuz? Biz her zamanki gibi kendi salatamızla geliyoruz. Kalori sayıyoruz,” diye cıvıl cıvıl mesaj atmıştı İpek.
Sanki bu bir eğlence organizasyonuydu, masraflar değil. Sanki “Elinde fazla süs varsa getir” deniyordu, zorunlu değil.
Ezgi bu mesajı marketteyken okudu. Ekmek, gaz tüpü alacaktı. Kimin araba getireceğini, benzin parasını kimin ödeyeceğini, eti, tabakları kimin alacağını düşünüyordu. Ve yine bu “biz her zamanki gibiyiz”…
Geçen yıl beş kez “her zamanki gibi” olmuştu. Deniz’in yazlığında mangal, eylülde tatil köyü, hatta sonbaharda parkta piknik… Emre ve İpek her seferinde minik çantalarla gelir, içinde birkaç muz, marullu salata ve indirimli şarap olurdu.
Ama hiç paylaşmazlardı ve asla aç kalmazlardı.
“Şarabın lezzetli mi?” diye soruyordu Emre, ortadaki pahalı şaraptan kendine doldururken.
“Sebze ağırlıklı besleniyoruz. Pahalı ama cilde çok iyi geliyor. Eskiden çok kuruydu tenim. Bunu sadece tadına bakıyorum,” diyordu İpek, başkasının getirdiği pastırmalı ekmeği yerken.
İlk başta şaşkın gülüşmeler oldu. “Tamam, tuhaf çiftler. Olur böyle şeyler. Belki işten çıkarılmışlardır, belki borçları”Sonra bir gün, başka bir arkadaş grubundan İpek’le Emre’nin aynı numarayı çekip ortak masadan kaçtığını duyduklarında, Ezgi sadece gülümsedi ve ‘İyi ki bizim masadan kalktılar,’ diye düşündü.”




