Elif, küçük mutfağının penceresinden dışarı bakarken, gri sonbahar gökyüzünü izliyordu. Maaşına bir hafta vardı ve cüzdanında sadece iki adet elli liralık banknot kalmıştı. Oğlu Emir’in yeni ayakkabı isteği ise yüreğine bir hançer gibi saplanmıştı. On yaşındaki çocuğa bir kez daha beklemek zorunda olduğunu söylemenin ağırlığı omuzlarında hissediyordu. Emir, yaşının çok ötesinde bir olgunlukla dünyaya bakıyordu. Elif ise ona mutlu bir çocukluk vermeyi hayal etmişti.
“Anne, belki bir sonraki ay bekleyebilirim. Bu ayakkabılar hâlâ sağlam!” dedi Emir akşam yemeğinde. Elif, gözyaşlarını zorlukla tuttu.
Bu, hayatının belki de en zor yılıydı. Yılbaşında, yıllardır yanında olduğuna inandığı eşi Murat, eşyalarını toplayıp gideceğini söylediğinde her şey altüst olmuştu. Başka bir kadın için…”Yeni bir hayat lazım, anlıyor musun? Bu rutinden, bu yoksulluktan bıktım!” demişti, Elif’in gözlerindeki yaşları görmezden gelerek.
Elif inanamamıştı. Her şey yıkılıyordu. En acısı ise oğluyla birlikte neredeyse bir kuruşsuz kalmışlardı. Murat, ne maddi destek veriyordu ne de Emir’i görmeye geliyordu. Yeni aşkı, sadece evliliklerini değil, geçimlerini de mahvetmişti.
Ama Elif güçlüydü. İkinci bir iş buldu—gündüzleri sağlık merkezinde sekreter, akşamları ofis temizliği yapıyordu. Bazen dayanacak gücü kalmadığını hissediyordu. Ama sonra Emir’in gözlerini, o tatlı gülümsemesini hatırlıyor ve ertesi güne umutla bakabiliyordu.
Bir akşam, uzun bir iş gününün ardından, Emir’le birlikte evin yakınındaki parka gitti. Onların küçük kaçışıydı bu: Elif ucuz kahvesini yudumlarken, Emir salıncakta sallanıyor ya da top peşinde koşuyordu.
İşte tam o sırada, mavi gözlü, yanakları çilli bir kız çocuğu dikkatini çekti. Kızın yanında, uzun boylu, ciddi ama gülümser gözleri olan bir adam oturuyordu. Kızına öyle bir bakıyordu ki, Elif iç geçirdi. Keşke Emir’in babası da ona böyle baksa…
Emir, tabii ki hemen kızla arkadaş oldu. Çocuklar yetişkinler gibi düşünmezdi. On dakika sonra birbirlerinin peşinde koşturuyor, “Yakalayamazsın!” diye bağırıyorlardı.
“Çok iyi bir çocuğunuz var,” dedi adam, Elif’e dönerek.
“Teşekkür ederim,” diye gülümsedi Elif mahcup bir şekilde. “Kızınız çok güzel!”
“Evet, bu Defne,” diye onayladı adam. “Ben de Cem.”
Böylece tanışmış oldular. Serin bir bankta oturup çocukları izlerken sohbet yavaş yavaş ilerledi. Elif, oğlunu tek başına büyüttüğünden bahsetti, Cem ise üç yıldır boşandığı eşinin başka bir şehre taşındığını ve kızını ona bıraktığını anlattı.
“Zor ama baş ediyoruz,” dedi, hafif bir tebessümle.
Cem ve Elif aynı apartmandaki komşularıymış. Cem yakın zamanda taşınmış olduğu için daha önce hiç karşılaşmamışlardı.
Sonraki aylarda dostlukları giderek derinleşti. Çocuklarla birlikte tiyatroya gittiler, okul etkinliklerine katıldılar, bir gün de lunaparka gittiler. Emir ve Defne neşeyle dönme dolaba binerken, Elif uzun zamandır ilk kez içindeki o derin hüznün dağıldığını hissetti. Hafiflemişti. Çünkü yanında Cem vardı—sakin, güvenilir ve olağanüstü şefkatli bir adam.
Bir akşam, Emir parkta geçirdikleri günün yorgunluğuyla uykuya daldığında, Elif kendini uzun zamandır ilk kez rahatlamış hissetti. Küçük salonunda battaniyeye sarılmış, sıcak çayını yudumluyordu. Rüzgâr, camlara hafifçe vuruyordu. Cem de Defne’yi yatırıp Elif’e misafir olmuştu. Sessizlikte, loş lamba ışığı altında oturuyorlardı.
“Elif,” dedi Cem, çay bardağını ellerinde çevirirken, “Üç aydır bunu nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum. Sen harika bir kadınsın.”
Elif şaşkınlıkla gözlerini kaldırdı.
“Oğlun için o kadar çok şey yapıyorsun ki. Tek başınBirden gözleri doldu, çünkü yıllar sonra ilk defa hayatın ona yeniden gülümsediğini hissetmişti.




