**Günlük**
“Bu köpek senin için çocuklardan daha mı önemli?” diye patladı Ayşe, mutfak fayanslarındaki beşinci su birikintisini silerken.
Artık mutfakta halı yoktu. Mağazadan alınan temizlik ürünlerinin bile bu inatçı alışkanlığa çare olmadığı anlaşılınca, halıyı katlayıp çöpe atmıştı.
Ama sorun sadece halı değildi. Kocası bir kutu mısır açmış, içini kâseye boşaltıp bırakmıştı. Hem kutu, hem de kirli kâse lavaboda duruyordu. Masada kırıntılar, kahve lekeli bir fincan ve içinde kaşık unutulmuş reçel kavanozu vardı. Yerde ise elyaf parçaları ve oyuncak dinozorun kalıntıları…
Tabii ki her şeyi toplamak Ayşe’ye düşecekti.
“Bu kadar bağırmana gerek yok,” dedi sessizce Mehmet, buzdolabını karıştırırken. “O sadece bir köpek. Alışması zaman alacak.”
Ayşe doğruldu. Gözlerinde haftalardır biriken öfke vardı. Gözlerini kısıp ıslak bezi kocasına uzattı.
“Harika. O zaman bu köpeğin pisliğini sen temizle. Hatırlatayım, bu sadece bir köpek. Ben de sadece karın. Çocuklarının sadece annesi. Ve biz, sadece ailen, onun bıraktığı izler ve kokudan boğuluyoruz!”
Sinirle elyaf parçalarına tekme attı ve yatak odasına yöneldi, “şenliğin” mimarından uzak durarak. Yıldırım, iri, gri, çaresiz gözleriyle kapı eşiğinde oturmuş onu izliyordu. Sızlanmıyor, saklanmıyordu. Sanki hiç suçlu değilmiş gibi…
Her şey nasıl başlamıştı hatırlıyordu…
…İki ay önce Mehmet bu tüylü belayla eve gelmişti.
“Murat yurtdışına taşınıyor. Uzun süreli,” diye açıklamıştı kocası. “Köpeği götürmek mümkün değilmiş, çok sorun çıkarıyormuş. Ben de düşündüm… Yıldırım’ın bir ailesi olmalı. Çocuklar da sorumluluk öğrenir. Ne güzel olur, değil mi?”
Mehmet o an dünyayı kurtarmış gibi gülümsüyordu. Ama Ayşe’nin hisleri tam tersiydi. Sanki kocası habersizce birini evlat edinmişti.
“Peki… Tamam, bizimle yaşayabilir. Ama kim gezdirecek, besleyecek, temizleyecek?” diye sormuştu, sonunun nereye varacağını bilerek.
“Beraber. Aile değil miyiz? Tabii gezdirme işi biraz sıkıntı… Sen işten erken çıkıyorsun. Sen üstlenir misin?”
Ayşe derin bir nefes verip başını sallamıştı. Planların bozulacağını sezmişti ama yapacak bir şey yoktu. Belki de yanılıyordur diye umut etmişti.
Ne yazık ki endişeleri doğru çıkmıştı…
Ayşe elinden geleni yapmıştı. Oyuncaklar, yemek kabı, eğitim videoları izlemişti. Yıldırım ise ona kuyruğunu dönmüştü. Her anlamda. Onun sahibi Mehmet’ti. Diğerlerini ise Mehmet’e ait rahatsız edici eklentiler olarak görüyordu.
İlk iki haftada Yıldırım koridor duvarını kazımış, koltuğun kolçaklarını kemirmiş, mutfak sandalyelerinin minderlerini parçalamıştı. Evin her köşesine bıraktığı “hediyelerden” bahsetmiyorum bile…
Başta Mehmet en azından sabahları gezdiriyordu ama sonra tüm yük Ayşe’nin omuzlarına kalmıştı. Şimdi tüy tarama, pati temizleme, besleme, su verme… Kocası ise sadece sorun ekliyordu.
Şu an bile sessizce içeri girmiş, ışığı kapatıp ona arkasını dönmüştü. Uyumak üzereydi. Belki su birikintisini temizlemişti. Elektrik süpürgesinin sesini duymuştu. Ama Ayşe’nin içine doğmuştu: masada ve lavaboda hâlâ dağınıklık duruyordu.
En kötüsü ise yarın her şey tekrar başlayacaktı.
“Mehmet, dinle,” diye dayanamadı, kocasına döndü. “Yıldırım’ı aldığından beri yaşamıyorum. Hayatta kalmaya çalışıyorum.”
Kocası kıpırdamadı bile. Uyuyormuş gibi yapıyordu ama Ayşe biliyordu ki her şeyi duyuyordu.
“Sabah sen uyurken ben gezdiriyorum,” diye devam etti. “Öğle arasında çıkıyorum, akşam da işten erken geldiğim için yine ben. Tüyleri topluyorum. Suyunu değiştiriyorum. Senin yapman gereken her şeyi yapıyorum. Karşılığında senin homurdanmalarını ve onun hırlamalarını alıyorum. Sence bu normal mi?”
Mehmet iç çekti. Söyleyecek bir şeyi yoktu. Tüm yük Ayşe’nin üstündeydi. Çocuklar ilk üç gün ilgilenmişlerdi ama şimdi en fazla gelip bir kere seviyorlardı.
“Abartıyorsun. O kadar da zor değil.”
Ayşe dudaklarını büktü, bir duvara daha çarptığını anlamıştı. Ama bu sefer geri adım atmaya niyeti yoktu.
“Biliyor musun, artık bıktım,” dedi. “Seçim senin. Ya ben, ya köpek.”
Kocası sırtüstü döndü, ellerini göbeğinde birleştirdi, tavanı felsefi bir tavırla süzdü. Sonra kalkıp eşyalarını toplamaya başladı.
Ayşe sessizce onu izledi. Ceketini giydi, tasmayı aldı.
“Arkadaşlarımı terk etmem. Şimdilik babamın yazlığına gidiyoruz. Sen sakinleşene kadar bekleriz,” dedi Mehmet çıkarken.
Durduramadı. Sadece arkasından baktı. Eskiden uyumadan önce okşadığı o sırt artık yabancıydı. Ve yabancı bir köpek.
Kapı sessizce kapandı. Önce burun kıvırdı. Yirmi yıllık evliliklerinde kocasının bu kadar ilkeli biri olduğunu tahmin edemezdi. Arkadaşlarını terk etmiyormuş. Ama ailesini bırakabiliyor muydu?
Sonra kafasSonra fark etti ki, aslında özgürlüğün kokusunu hayatında ilk kez bu kadar derinden hissediyordu.




