Ne hakla yapıyorsun?

Alarmın susturma düğmesine basarak yatağından fırlayan Levent Balıkçı, çıplak ayaklarıyla mutfağa yöneldi. Ancak orada onu bekleyen manzara karşısında donakaldı. Yemek masasında, zarif bir bacağını diğerinin üzerine atarak oturan Sevilay vardı. Üzerinde sadece dantelli bir önlük… Evet, sadece dantelli bir önlük! Bu görüntü karşısında öyle şaşırdı ki gözlerini kapatmak zorunda kaldı.

“Birtanem, uyanmışsın!” diyerek masadan kalkan Sevilay, kelebek gibi hafifçe süzülüp Levent’in boynuna sarıldı. “Ben sana kahvaltı hazırladım bile!”

“Doğru mu? Neymiş bakalım?” diye sordu Levent, tabaktaki yeşil lifli şeye kuşkuyla bakarak.

“A canım, ne olacak! Buharda brokoli!”

Levent hayatında hiç “buharda brokoli” yememişti. Onun kahvaltıları daha mütevazı şeylerden oluşurdu.

“Belki biraz mayonez…” diye mırıldandı, tatsız tuzsuz yeşil yığını çiğnemeye çalışırken.

Fakat Sevilay’ın kaşlarının çatıldığını görür görmez, sözünü geri aldı:

“Tabii canım, mayonezsiz olsun!..”

“Neden bu kadar şanslıyım ki?” diye düşündü, kahvaltısını bitirirken. Tabii ki brokoli için değil, mutfağının tam ortasında, boyası dökülmüş taburede oturan bu ilahi varlık için. “Bu peri kızı… Bu melek… Sevilay artık benim!..”

***

Levent Balıkçı, Sevilay’la ilk kez otuz yıldır elektrikçi olarak çalıştığı tiyatroda karşılaşmıştı. Bir gün, yanık bir spot lambasını değiştirirken, ışığı sahneye çevirdi ve onu gördü! O incecik, narin, büyüleyici yaratık, Levent’in yüreğine işlemişti bir kere. O günden sonra içi içine sığmaz oldu.

Hayır, Levent öyle her gördüğü eteğin peşinden koşan erkeklerden değildi! Ki bu, tiyatro gibi bir yerde çalışan biri için oldukça şaşırtıcıydı. Güzelliğin ve kültürün beşiği olan bu yerde, dürüstlüğü ve namusuyla tanınırdı. Belki de bu nadir erdemleri yüzünden Tanrı ona Sevilay’ı bahşetmişti?

***

Tıraş olup hızla giyinmeye başlayan Levent, sonunda ütüyle yüzleşmek zorunda kaldı.

“Sevilay, gömleğimi ütüler misin?” diye yalvaran bir sesle sordu.

Ama “ilham perisi” telefonundan kafasını kaldırmadı bile.

“Birtanem, kendin yapamaz mısın?” diye mırıldandı, gözleri ekranda.

“Peki, kendim yaparım!” diye cevapladı Levent.

Ütünün yerini bilmediği için, gömleğini ıslak elleriyle düzeltmeye çalıştı. Sonrasında çantasını kapıp, kanepeye uzanmış Sevilay’ı yanağından öperek işe koştu.

Tramvayda kendine bir baktı ki, bir şeyler eksik! Çantasını kontrol etti: Ne paketlenmiş sandviç, ne de sıcacık köfte… “Neyse, kantinde bir şeyler atıştırırım,” diye iç geçirdi.

***

“Birtanem, bana 500 lira atar mısın? Bugün manikürüm var!”

Sevilay’dan gelen mesajı okuyan Levent şaşkına döndü. Manikürün bu kadar pahalı olduğunu bilmiyordu! Ama aç karnına bile olsa, Sevilay’ı üzmek istemezdi. “Mehmet Amca’dan bir şeyler bulurum,” diye düşünerek para gönderdi. Güzellik için fedakarlık şarttı!

İş çıkışına yarım saat kala, ikinci mesaj geldi:

“Dönüşte marketten avokado ve laktozsuz süt al! Muck muck!”

Levent’in bildiği tek şey “süt”tü. Marketin koridorlarında kaybolmuş, ne aradığını unutmuş bir halde dolanırken, can simidi gibi bir tezgahtara yanaştı:

“Kaç tane avokado istersiniz?” diye sordu kız, laktozsuz sütü sepete atarken.

Levent yine şaşırdı. Avokadonun nasıl satıldığını hiç bilmiyordu ama karşısındaki kıza rezil olmamak için:

“İki kilo verin!” dedi.

Kasada öderken, Mehmet Amca’ya borçlanmanın kaçınılmaz olduğunu düşündü. Levent herkese yardım ederdi ama kendisi hiç borç istememişti. “Her şeyin bir ilki var,” diye avuttu kendini, avokado dolu poşetlerle eve tırmanırken. “Böyle bir kadın için Mehmet Amca’ya bile gidilir!”

Sevilay onu kollarını açarak karşıladı. İpek gibi bir şeyler giymiş, parfüm kokuları içinde ışıldıyordu. Levent’in başı döndü.

“Leventciğim, seni özledim!” diye cıvıldadı, o avokadoları buzdolabına yerleştirirken.

“Akşam yemeğinde ne var, güzelim?” diye sordu Levent, midesinin gurultusunu bastırmaya çalışarak.

“Yemek mi? İşte yemek geldi!” dedi Sevilay tam o sırada, zil çalınca.

“Leventciğim, koş aşağıya, kuryeye ödeme yap ve paketi al!”

“Bu kadar paraya ne getirmişler acaba?” diye düşündü Levent, nefes nefese merdivenleri çıkarken. Kutu neredeyse bomboştu ama fiyatı bir lastik kadar yüklüydü!

“Bu da ne?” diye sordu, evdeki favori sorusunu yineleyerek.

“Leventciğim, suşi bilmiyor musun?” dedi Sevilay şaşkınlıkla. “Japonların geleneksel yemeği! Tonbalıklı, yengeçli ve ahtapotlu sipariş ettim!”

Levent’e hiç de lezzetli gelmedi. Tek teselli, Sevilay’ın bayılarak yemesi oldu. Sevilay yatak odasına uçunca, Levent buzdolabını didik didik aradı. Ne bir parça köfte, ne de bir kase mercimek… Midesi guruldayarak yatağa uzandı.

***

Ertesi sabah, mutfakta kahvaltı yoktu. Sevilay huzur içinde uyuyor, sarı saçları yastığa dağılmıştı.

“Birtanem, bana 1000 lira bırak,” diyeSabah işe giderken, Levent birden fark etti ki aslında tek istediği, Sevilay’ın yerine eski karısı Ayşe’nin köfteli pidesiyle karşılanmakmış, ama bunu asla itiraf edemezdi.

Rate article
Lifequest
Ne hakla yapıyorsun?