**Benim Canım**
Ayşe, oğluna hayrandı, onunla gurur duyuyordu. Bazen, bu yakışıklı yirmi dört yaşındaki adamın kendi oğlu olduğuna şaşırıyordu. Ne çabuk geçmişti zaman! Daha dün küçücük bir çocuk değil miydi? Şimdiyse büyümüş, bir kız arkadaşı var, belki de yakında evlenecek, kendi ailesini kuracak… Bunun için hazır olduğunu sanıyordu, mutlu olduğu sürece her seçimini kabul edecekti.
Hem de ne kadar da ona benziyordu…
***
Üniversitedeyken büyük bir aşkla evlenmişti. Annesi karşı çıkmıştı.
“Acelen ne? Burs parayla mı geçineceksiniz? Bir yıl bekleyemez misin? Önce okulunu bitir. Ya çocuk olursa? Ayşe, aklını başına al, aşkın kaçmaz. Hem senin Mehmet de öyle hazine mi sanki?”
Ayşe dinlemiyor, annesine sinirleniyordu. Nasıl olur da sevdiğinden ayrı yaşayamayacağını anlamazdı? Tabii ki dediğini yaptı, evlendi. Annesinin iş arkadaşı, genç çift için bir süredir boş duran küçük bir daire önerdi. Kira istemeyecekti, sadece aidatı ödesinler yeterdi. Öğrencinin parası mı vardı?
Daire elbette eskiydi, on yıllardır elden geçmemişti. Ama neredeyse bedavaydı. Ayşe bunu büyük şans saydı. Evi baştan aşağı temizledi, annesinin verdiği perdeleri taktı, yıpranmış kanepeyi kendi örtüsüyle kapladı. Yaşanabilirdi.
Ama evlilik hayatından ve Mehmet’ten hayal kırıklığına uğraması çok erken gelmişti. Üstelik, her zamanki gibi annesinin haklı çıkmasını kabullenmek zordu. Üç ay sonra kendine şaşırıyordu: Mehmet’i nasıl bu kadar yanlış tanımıştı? Kör müydü yoksa?
Parası cebinde durmuyordu. Hemen kendine bir şeyler alır ya da yeni ayakkabılar ısmarlardı. Arkadaşlarıyla sabahlara kadar takılır, sabah derslere gitmekte zorlanırdı. Karısıyla ne yiyeceklerini hiç düşünmüyor muydu? Ayşe markete gidecek para bulamazken…
Ayşe sabretti, annesine bir şey anlatmadı. Ama o zaten hissediyordu. Kızına yardım etmek için elinden geleni yapıyor, para ve yiyecek getiriyordu.
Son zamanlarda Mehmet, arkadaşlarını eve daha sık çağırmaya başladı. Kendine ait bir evi vardı ya! Sürekli aç öğrenci sürüsü buzdolabını talan ediyor, annesinin getirdiği her şeyi silip süpürüyordu.
Bir sabah Mehmet buzdolabını açtı, içinin bomboş olduğunu görünce şaşırdı.
“Her şey nerede?”
“Dün arkadaşların yedi, hatırlamıyor musun?” diye sivri bir cevap verdi Ayşe.
“Peynirli börekleri de mi yediler?” diye sordu kocası.
Votkayla börek yenir miydi hiç?
“Köfteleri, börekleri, makarnayı, ketçabı, hatta limonu bile. Hepsi gitti,” diye ellerini iki yana açtı Ayşe.
Kocası buzdolabını kapattı. Ekmek kutusunda unutulmuş bayat bir ekmek kabuğu buldu, çayla karnını doyurdu.
Ayşe dayanamadı, ona her şeyi söyledi. Eğer karısını, her gün dağ gibi bulaşığı yıkayanı, yerleri sileni umursamıyorsa, bari annesine saygı göstersin! O onlara yiyecek alıyor, yemek getiriyordu, o da hepsini arkadaşlarına yediriyordu. Hiçbiri para vermiş miydi? Bir somun ekmek bile getirmişler miydi? Üstelik çoğunun ailesi evden para, patates, turşu gönderiyordu…
Kocası özür diledi, bunun bir daha tekrarlanmayacağına söz verdi. Ama bir hafta geçti, Cuma geldi, Mehmet’in arkadaşları yine eve doluştular, buzdolabını çekirge sürüsü gibi talan ettiler.
“Yeter artık, bıktım, daha fazla dayanamıyorum,” dedi Ayşe ve aile hayatına son verdiğini biliyordu.
Arkadaşlar bir daha gelmedi. Ama bu sefer de Mehmet onlarla birlikte bir yerlerde kayboldu. Son zamanlarda sık sık eve uğramaz oldu. Bir kavga daha ettikten sonra, kocasından “sıkıcısın, sürekli didik didik ediyorsun” sözlerini duyunca, eşyalarını toplayıp annesine döndü.
“Nasıl sevgi böyle biter?” diye annesinin omzunda ağladı.
“Sadece acele ettiniz, Mehmet’in hâlâ gençliği var,” diyordu annesi, kızını okşayarak.
Annesine döndükten sonra Ayşe hamile olduğunu öğrendi. Kavgalar ve stres yüzünden doğum kontrol haplarını unutmuş, atlıyordu. Annesi, küçükken kürtaj olmasını söyledi. Tek başına çocuk büyütmenin zor olacağını anlatıyordu.
Ama Ayşe yine dinlemedi. Kocasına söylemedi. Boşanmaları çabuk oldu. Ayşe, Can’




