“Anne, eğer seçimimi kabul etmezsen, giderim. Hem de sonsuza kadar…”
Mehmet, banliyö treninin vagonuna adımını attı ve etrafına baktı. Boş yer boldu, dilediğine oturabilirdi. Pencerenin yanına ilişti. Kapılar ara sıra gıcırtıyla açılıyor, yeni yolcuları içeri alıyordu.
Karşısına orta yaşlı bir çift oturdu. Kadın poşeti hışırdatarak iki tane yağlı poğaça çıkardı ve yemeye başladılar. Taze hamur işinin mis kokusu yayıldı. Mehmet nazikçe pencereden dışarı baktı.
“Al evlat, sen de ye,” dedi kadın, uzattığı poğaçayı ona doğru iterek.
“Sağ olun, gerek yok,” diyerek gülümsedi Mehmet.
“Al işte, neredeyse iki saat yol var daha.”
Mehmet uzatılan poğaçayı aldı ve ısırdı. Ne kadar da lezzetliydi! Trenin hoparlöründen tıslayan bir ses duyuldu: “…dakika sonra hareket edecek… Tren… istasyonuna kadar… bazı duraklarda durmadan…”
“Evlat, ne dedi? Hangi istasyonlarda durmayacak?” diye telaşlandı kadın.
Mehmet omuz silkti. Son durağa gidiyordu, dinlememişti.
“Normal trene binmeliydik, bütün duraklarda duranından. Beni hiç dinlemezsin,” diye söylenmeye başladı kadın kocasına. “Şimdi ne yapacağız? İneceğiz, başka tren bekleyeceğiz…”
Kadın ancak yan koltuktaki bir yolcu, “Sizin istasyonda durur,” deyince rahatladı. Tartışma yatıştı, Mehmet poğaçayı bitirdi ve pencereden dışarıyı seyretti. Ağaçlar, güneş ışıkları, istasyonlar geçip gidiyordu. Vagon havasızdı, askerî üniformasının altında ter damlaları sırılsıklam etmişti sırtını.
Eve varınca annesinin ne kadar sevineceğini, duşun altında serinleyeceğini hayal etti. Bir an önce evde olmak, üniformayı çıkarıp kot pantolon, tişört ve spor ayakkabı giymek istiyordu. Erken kalkmalar, nöbetler bitmişti artık. Belki de yumuşak koltuğunda kırk yıl uyuyacaktı. Sabah mutfak masasında, annesinin bıraktığı sıcak peynirli gözlemeleri bulacağını düşündü.
“Acaba Aslı nasıl olmuştur? Bir yıl geçti sadece, pek değişmemiştir herhâlde…” Gözünde, kestane saçlı, yeşil gözlü incecik bir kız canlandı. Bir yaş küçüktü, bitişik binada oturuyordu ve bu sene liseden yeni mezun olmuştu. Eskiden pek dikkatini çekmezdi, sıradan bir kızdı işte.
Ayrılmadan önceki akşam, mahalledeki çocuk parkında hep beraber oturmuşlardı. Emre, Mehmet’e üniversiteyi bırakıp askere gitmesinin aptallık olduğunu söylüyordu. Can destek çıktı, “Annem olmasa belki ben de giderdim,” dedi. Kızlar grubun dağılmasına üzülüyordu ama telefonlarıyla oynayıp kıkırdıyorlardı.
Hepsinin “çocuk” dediği Aslı birden ciddileşti: “Seni bekleyeceğim.” Herkes sustu. Kız utanıp yüzü kızararak kaçtı.
“Mehmet, senin nişanlın oldu galiba,” diye güldü Can.
“Bırakın şunu,” diye söylendi Aslı.
“Gülersen tabii bekler. Dönerim, evleniriz,” dedi Mehmet şakayla karışık. Sonra Can’ı itti, neredeyse bankadan düşüyordu.
Mehmet kimseye gerçek sebebi söylememişti, ne Can’a ne Emre’ye. Babasının istediği gibi üniversiteye girmişti. Bahara kadar okudu, sonra babası bir anda evi terk etti. Meğer başka bir kadın varmış, bir de ondan çocuk bekliyormuş. Dünyası yıkıldı, babasına olan saygısı da. Okulu bıraktı, askere yazıldı. Babasına bir başkaldırıydı bu.
Annesi ağladı tabii. O ise bir sene sonra dönüp hayatına devam edeceğine, belki açıktan okuyacağına söz verdi.
Bir senelik askerlik geride kalmıştı. Öfke sönmüştü. Annesini, evini, mahallesini özlemişti. Doğru karar vermişti, önünde uzun bir hayat vardı.
Yolcu çifti inince yerlerine bir genç çift oturdu. El ele, sessizce oturuyorlardı. Mehmet yine Aslı’yı düşündü. Onun o sözlerini ve kendi cevabını bir yıl boyunca aklından çıkaramamıştı. Artık şaka değildi bu.
Tren durdu. Mehmet perondan çıktı, yaylı adımlarla yeraltı geçidine yürüdü. Küçükken duvarlara vuran ayak seslerini dinlemeyi sever, sanki yüzlerce insan birden yürüyormuş gibi hissederdi. Babası güler, “Yankı işte,” derdi.
Geçitten çıkıp istasyon meydanına vardı, eve doğru yürümeye başladı. Memleket havasını içine çekmek, bacaklarını açmak istiyordu. Apartmanın önünde komşularına rastladı.
“Mehmet mi bu? Annesi çok sevinecek…”
Asansörü beklemedi, üçer basamak atlayarak çıktı. Kapının ziline bastı ve kulak kabarttı. Annesi dışarı çıkmış olabilirdi, geleceğini tam saatini söylememişti.
Ama kilit çatırdadı, kapı açıldı. Annesi sevinçle ellerini havaya kaldırdı. Önce sarıldı, sonra geri çekilip onu süzdü. Rüya görmediğine emin olmaya çalışıyordu. “Niye haber vermedin?” diye söylendi, hemen mutfağa koştu. Yemek hazırlarken Mehmet duşa girdi. Annesi çamaşır makinesinin üstüne havlu ve giysiler bırakmıştı.
Kot pantolonu dar gelmiş, tişörtü kısalmıştı.
“Büyümüşsün!” diye şaşırdı annesi mutfakta. “Önemli değil, sen yemeğini ye, ben hemen markete koşup yeni giysi alırım.”
“Lüzum yok, idare eder,” dedi Mehmet sofraya otururken.
“Böyle mi gezineceksin?Mehmet o akşam Aslı’ya gitti, diz çöküp onun ve minik kızın hayatını değiştirecek bir teklifle karşısına çıktı, çünkü biliyordu ki gerçek sevgi, yaraları sarmak ve bir ailenin parçası olmaktı.




