Mehmet ve Can – Dostluk Sonsuza Dek
Can, ofisindeki iş arkadaşlarıyla bir toplantıdaydı ki masasındaki telefon titredi. Arayanı görmemek için ekrana baktığında, ortaokuldan en yakın arkadaşı Mehmet’in ismini gördü.
“Affedersiniz,” dedi mesai arkadaşlarına, telefonu alıp odadan çıktı.
“Alo?” diye cevapladı, temkinli bir sesle. Okul yıllarında Mehmet’le çok samimiydiler, ama üzerinden yıllar geçmişti… Telefon numarasını bile tutup tutmadığını bile bilmiyordu, zira defalarca değiştirmişti.
“Can, gerçekten sen misin? Benim, Mehmet! Numaranı değiştirmişsindir diye düşündüm, ulaşabileceğimi hiç ummamıştım!” diye heyecanla konuştu tanıdık ses.
“Merhaba Mehmet, nasılsın?” diye sordu Can, şaşkınlığından henüz kurtulamamıştı, otomatik bir cevap vermişti. Ama Mehmet fark etmedi bile, coşkuyla devam etti:
“Harikayım! İstanbul’dayım şu an. Bak, iş günü olduğunu biliyorum, belki uygun değilim ama… Bir buluşabilir miyiz? Ne kadar zaman geçti aradan. Bir daha ne zaman fırsat çıkar bilmiyorum.”
“Şu an toplantıdayım da, bir saate kadar serbestim. Nerede olduğunu söyle, geliyorum. Hay anasını, seni duymak ne güzel!” dedi Can, sesi yumuşayarak.
“Haydarpaşa Garı’ndayım, binanın önündeyim.”
“Bulurum seni. Sakın oradan ayrılma, tamam mı?” dedi Can ve toplantı odasına döndü.
İş arkadaşlarına bir şeyler anlatıyor, toplantıya katılıyordu ama aklı hep Mehmet’teydi. On beş yıldır görüşmemişlerdi, memleketinden üniversite için ayrıldığı günden beri.
Arabasını garın önüne park edip yürüdü. Her zamanki gibi kalabalıktı etraf. Başını çevirip yüzleri taradı.
“Can!” diye bir ses yükseldi. Gülümseyen bir adam ona doğru yaklaşıyordu, ama Can bir anda tanıyamadı. Durup birbirlerini süzdüler, sonra tokalaştılar ve ardından, sözsüzce sarıldılar.
“Can…”
“Mehmet abi…”
“Gözlerime inanamıyorum,” dedi Mehmet, tekrar kucaklaşarak. “Çok iyi görünüyorsun. Belli ki önemli bir adam olmuşsun. Hep böyle olacağını biliyordum. Burada çok gürültü var. Bir kafeye gitsek?”
“Olur,” dedi Can. “Arabam var, yakında güzel bir yer buluruz. İş için mi geldin İstanbul’a?”
“Kayınvalidemi ameliyata getirdim. Dizleri mahvolmuş, yürümekte zorlanıyor. Devlet hastanesinde sıra bekledik. Vay canına! Bu senin araban mı?” Mehmet şaşkınlıkla SUV’a baktı.
“Evet, bin bakalım,” diye gülümsedi Can, etkiyi beğenmişti.
Mehmet’in şaşkınlık dolu “Oha!”ları eşliğinde trafiğe karıştılar. Beş dakika sonra sessiz bir sokağa sapıp arabayı durdurdular. Kafe loştu, gündüz olmasına rağmen. Garın telaşından uzak, sakin bir yerdi.
“İşte, burada rahat konuşuruz. Otur da anlat bakalım.” Ama henüz oturmamışlardı ki garson yanlarına geldi.
“Bana şekersiz kahve, arkadaşıma da…” Can, Mehmet’e baktı.
“Bana da kahve,” diye atıldı Mehmet.
“Arkadaşıma dana şiş, patates kızartma, kahve ve künefe.”
Garson gitti.
“Bana öyle bakma. Senin daha trenle yolun var. Sabah bir şey yemediğine eminim.”
“Doğru dedin. Kayınvalidemle hastaneye gelene kadar üç saat uğraştık. Zor yürüyor… Ama ben kendim öderim.”
Can cevap vermedi.
“Yardım falan istemiyorum. Devlet karşılıyor ameliyatı. Sadece… seni görmek istedim. Numarayı çevirdim, değiştirmişsindir diye düşündüm, ama açtın,” dedi Mehmet.
“Anladım. Anlat bakalım, hayat nasıl gidiyor? Evlendin mi?”
“Evliyim. İki çocuk var. Oğlan on bir, Elif’se yedi, birinci sınıfı bitirdi. Kayınpem ölmeden önce bana bir tamirhane bıraktı, şimdi oradayım. Selvi’ye seni gördüğümü söylesem inanmaz.”
“Hangi Selvi?” diye şaşırdı Can. “Dur bir dakika, Selvi’yle mi evlisin?”
“Onu hatırlıyor musun? Evet, onunla.” Mehmet’in yüzü gülümsemeyle doldu. “Okulda peşinden koşardı ya, rahat vermezdi. Kaçtığımız günleri hatırlıyor musun? O zamanlar benim de hoşuma giderdi, fark ettin mi? Sen gidince çok üzüldü. İnanmazsın, peşinden İstanbul’a gelmek istedi. Annesi izin vermedi. Sonra bir şekilde yakınlaştık. İşte böyle oldu. En azından bu konuda seni geçtim. Peki ya sen? Görüyorum ki evlisin.” Yüzük parmağına işaret etti.
“Evliyim,” diye onayladı Can. “Ama henüz çocuk yok.”
“Anladım. Peki nerede çalışıyorsun?”
“Bir firmada satış departmanının başındayım.”
“Vay be! İstanbul’da yaşıyorsun, lüks araban var… Hepimizden iyi durumdasın,” dedi Mehmet takdirle.
Can mütevazı bir gülümsemeyle başını salladı.
“Balığa gittiğimiz günleri hatırlıyor musun? Kuzey Kutbu’na kaçmayı planladığımızı? Ailemizden nasıl dayak yediğimizi? Ben birkaç gün oturamamıştım…”
“Ya yazlıktaki kulübeyi neredeyse yakıyorduk?” diye sözünü kesti Can.
“Ah, ne günlerdi be…” Mehmet’in gözleri buruklaştı. “Hep böyle olacağını biliyordum.”
“Kıskanma,” dedi Can.
“Kıskanmıyorum, belki çok az. Yok, şikayetim yok. Kayınpemden eski bir Anadolu marka araba kaldı, onu elden geçirdim, motorunu değiştirdim, şimdi canavar gibi. Selvi iyi bir ev hanımı, çocuklar… Onlar için canımı veririm. Biliyor musunCan, Mehmet’in gözlerindeki samimi mutluluğu görünce, yıllardır peşinden koştuğu hayallerin aslında çoktan elinin altında olduğunu fark etti.




