Açlık her yanımızı sarmıştı ama o, her gece ay ışığı altında bir çuval un saklayarak hayatımızı kurtardı. Benim adım Ayşe Yılmaz. Babam, Ali Bey, az konuşan ama yüreği dimdik duran bir adamdı. 1940’ların zorlu yıllarında doğdum; savaş sonrası her evde görünmez bir ip gibi sıkıyordu boynumuzu. Yoksulluk her yerdeydi, açlık kapılarımızda gezinen bir hayalete dönüşmüştü. Çok sayıda kardeşimiz vardı ve annem, bitkin düşmüş bir halde, sofraya bir şeyler koyabilmek için var gücüyle çabalıyordu. Babam bir rençperdi, gün doğumundan batımına kadar çalışırdı ama çoğu zaman ya parası az olurdu ya da iş hiç bulamazdı.
Akşamları karnımız guruldarken ve uyku tutmayınca sessizlik çökerdi evimize. Annem gözleri uzaklara dalarak boşluğu saklamaya çalışırdı. Babam ise gece yarısı kalkardı. Tuvalete gidiyor ya da su içiyor sanırdık. Hiç sormazdık, o zamanlar durumun vahametini anlayacak kadar büyük değildik, onun sırrından da şüphe etmezdik.
Yıllar geçip hayat biraz merhamet gösterdiğinde, soframız az da olsa dolmaya başladığında annem gerçeği anlattı bize. Açlığın en korkunç olduğu o yıllarda babam gizli bir işe girişmiş. Her gece yorgunluktan bitap düşmüş hâlde kilometrelerce yürüyerek terk edilmiş bir değirmene gider, orada ayın ışığı altında, kim bilir nasıl, küçük bir çuval un bulup getirirmiş. Onu bahçede gizli bir yere saklar, annem de o “ekstra” unla ekmek veya bulamaç yaparak bize bir gün daha dayanacak gücü verirmiş.
O bize hiçbir şey anlatmadı. Ne şikâyet etti, ne tehlikeyi ne de bitmek bilmeyen yorgunluğunu dile getirdi. Çatlak ama güçlü elleri, onun sessiz fedakârlığının tek tanığıydı. Bize umut hakkında nutuklar çekmedi, o umudu her gün o gizlice yoğurduğu ekmekle pişirip önümüze koydu. Çaldığı bir un değildi, sevgiye dönüşen kendi çaresizliğinin unuydu.
Babam bizi açlıktan kurtardı, büyük laflar ederek değil, her gece tekrarladığı, karanlıkta saklı kalan saf bir sevgiyle. Şimdi buğday tarlalarını gördüğümde babamın ellerini hatırlarım; o eller sadece tohum ekmemiş, çocuklarının yüreklerine umut da ekmişti.
“En büyük sevgi her zaman yüksek sesle söylenmez, bazen sessizce yoğrulur ve her sabah sofraya konur.”




