Gönlünün Peşinde
Ayşegül ofisten çıktı, asansörün geldiğini gördü ve insanların içeri doluştuğunu fark etti.
“Bekleyin!” diye bağırdı ve koşmaya başladı.
İş çıkışı, tıpkı sabahları olduğu gibi, asansörü yakalamak zordu. Ayşegül son anda asansöre atladı, çevresindekileri hafifçe iterek. Sırtından kapının kapanabilmesi için önündeki adamın göğsüne yaslanmak zorunda kaldı.
“Pardon,” dedi ve başını hafifçe çevirdi, yoksa adamın çenesi alnına değecekti. Üzerinden hoş bir kolonya kokusu geliyordu.
“Önemli değil.”
Böylece birinci kata kadar sıkışık bir şekilde yolculuk ettiler.
Nihayet asansör durdu ve kapılar açıldı. Ayşegül geri adım atarak çıktı. Adam da onu takip etti, elinden tutup dengede durmasına yardım etti, çıkan kalabalığın itmesine engel oldu. Bir dans eder gibiydiler. Ayşegül ona teşekkür etmeye fırsat bulamadan, arkadaşı Sibel yanına geldi.
“Eve mi gidiyorsun? Seni bırakabilirim.”
Ayşegül dikkati dağılmıştı, adamı tam olarak inceleyememişti bile.
“Yok, yürüyeceğim biraz, hava alırım.”
Dışarı çıktıklarında hafif bir yağmur çiseliyordu, insanlar şemsiyeleriyle geçiyorlardı.
“Yağmur başladı. Burada bekle, arabayı getireyim.”
“Sibel, sağ ol, ama yürümek istiyorum,” dedi Ayşegül, çantasından şemsiyesini çıkarırken.
“Peki, sen bilirsin,” dedi Sibel, şüpheli bir bakış fırlatarak.
Ayşegül vedalaştı, şemsiyesini açtı ve “arabasız” mesai arkadaşlarının akışına karıştı. Tek başına kalmak, düşünmek istiyordu. Eve gitmek için hiç isteği yoktu, dürüst olmak gerekirse.
Şemsiye düşünmesine engel oluyordu. Yoldan geçenlerin şemsiyelerinden kaçınmak, kendininkini başkasına çarpmamak… Ayşegül şemsiyesini kapattı ve çantasına koydu. Ağaçlardaki tomurcuklar patlamış, bazı yerlerde genç yapraklar belirmişti. Yeni yaprakların doğuş anı o kadar kısaydı ki, insan hafızasına kazımak istiyordu.
Ayşegül yürürken düşündü: Nasıl olmuştu da yine yanlış adamla, yanlış yerdeydi? Yaşadığı ev değildi sorun, ilişkileriydi. Büyükannesinden kalan bir dairede oturuyordu. Kredi ya da mortgage derdi yoktu. Ama tam da bu durum, yanlış adamları ona çekiyordu. Bunu geç fark etmişti.
İşte bu yüzden zaman geçirmek, eve mümkün olduğunca geç gitmek istiyordu. Çünkü evde Volkan onu bekliyordu. Yok, aslında onu değil, akşam yemeğini bekliyordu. Oysa her şey ne güzel başlamıştı…
* * *
Annesiyle ikisi yaşıyorlardı. Babası, Ayşegül dokuz yaşındayken ayrılmıştı. Lisedeyken, annesi yeniden evlendi. Evde yabancı bir adam belirmişti, Ayşegül ise evde şort ve tişörtle dolaşmaya alışkındı. Annesi, “Yetişkin bir erkeğin önünde yarı çıplak dolaşmak olmaz, daha düzgün giyin,” diye uyardı. Zaten utangaçtı, şimdi de odasından çıkmamaya başladı. Sorunu büyükannesi çözdü: “Gel bende kal, gençler birbirine alışsın,” dedi. Herkes bu fikri onayladı.
Üniversitenin ilk yılındayken büyükannesi vefat etti ve Ayşegül yalnız kaldı. Okulda Taner’e âşıktı. Kızlar ona peşindeydi. Sporcu ve yakışıklı Taner’in onu fark etme ihtimali azdı. Ama bir gün ders sırasında yanına oturdu, sonra onu eve kadar geçirdi.
Bir ay sonra Taner, Ayşegül’ün evine taşınmıştı. Annesi kızını uyarmaya çalıştı: “Bundan hayır gelmez,” diyordu ama Ayşegül dinlemiyordu. “Ben annemin hayatına karışmıyorum, o da bana akıl vermesin. Ben büyüdüm, seviyorum, her şey yolunda olacak,” diyerek tartıştılar.
Neredeyse iki yıl birlikte yaşadılar, neredeyse bir aile gibiydiler. Okul bitmek üzereydi, sadece diplomalarını alacaklardı. Ayşegül, Taner’in ona evlenme teklif edeceğinden emindi. Ama diploma töreni geldi geçti, kutlamalar yapıldı, Taner hiçbir şey söylemedi. Daha kötüsü, “Gidiyorum,” dedi.
“Eve mi?” diye sordu Ayşegül. “Ne zaman döneceksin?”
“Dönmeyeceğim. Önce memlekete gideceğim, sonra İstanbul’a taşınacağım. Orada dayım var, iş teklifi yaptı.”
“Peki ya ben?”
“Ayşegül, ne abartıyorsun? Beraber güzel zaman geçirdik, değil mi? Beni misafir ettiğin, yurtta kalmaktan kurtardığın için minnettarım. Ama ilerlemem lazım. Henüz evlenmek istemiyorum. Kariyer yapmak, İstanbul’da bir ev almak, dünyayı gezmek istiyorum. Sana hiçbir söz vermedim, değil mi?”
“Beraber gidebilirdik…”
“Olmazdı…”
Konuşurken Ayşegül ona baktı ve onu hiç tanımadığını anladı. Ağladı, sevgisinden bahsetti, gitmemesi için yalvardı.
“Seni sevmiyorum. Seninle yaşamak rahattı. İyi ve sevecen bir kızsın, normal bir erkek bulursun, evlenirsin, çocukların olur. Ama bu hayat benlik değil, en azından şimdilik. Minnettarım ama yollarımız ayrılıyor. Affet beni.”
Gitti. Ayşegül üç gün yastığa gözyaşı döktü. Annesi geldi, “Ben demiştim,” demedi, sadece sarılıp teselli etti. En acısı, Taner’in onu sevmediğini, sadece evinden faydalandığını anlamasıydı. Bu olaydan sonra annesiyleEve yürürken anladı ki, gerçek mutluluk, kendini kandırmadan yaşamak ve doğru insanı beklemekmiş.




