**Kızım**
Evden içeri girdiğimde bir sessizlik çökmüştü. Hemen paltomu ve ayakkabılarımı çıkardım, doğruca annemin odasına yöneldim.
Annem, yatağının üzerinde örtüsüyle uzanıyordu. Gözleri kapalı, elleri göğsünde birleşmişti.
“Anne!” diye çığlık attım.
“Niye bağırıyorsun?” dedi annem, yavaşça gözlerini açarak.
“Beni korkuttun. Öylece yatıyordun, sanki…” Sözümü yarıda kestim.
“Elbet ölümü bekliyorsun. Merak etme, çok kalmadı,” diye homurdandı. “Neden bu kadar geç kaldın?”
“Anne, lütfen böyle konuşma. Gerçekten korktum. İşten sonra alışverişe uğradım, sadece on beş dakika geciktim,” diye savunmaya geçtim. “Bir şeye ihtiyacın var mı? Yemeği hazırlayayım.”
Annem, hatırladığım kadarıyla hep hastaydı. Kliniklere gider, adeta bir iş gibi devam ederdi. Eve döndüğünde de doktorları gereksiz yere para kazanan beceriksizler olarak nitelendirirdi. Teşhis bile koyamıyorlarmış ona göre.
Beni kırk yaşında doğurmuştu. “Kendime doğurdum,” dediği gibi. Babam yoktu hayatımızda. Annem onunla ilgili en ufak bir konuşmaya bile izin vermezdi. Büyüyüp aile albümlerini karıştırdığımda, içinde erkeklere ait tek bir fotoğraf bile bulamadım.
“Hepsini yaktım. Haini niye saklayayım ki?” dedi annem sorduğumda. “Kızım, sakın erkeklere güvenme. Uzak dur onlardan.”
Bir günden uzun süren okul gezilerine bile beni göndermezdi.
“Zaten paramız yok. Büyüyünce istediğin yere gidersin. Ya bana bir şey olursa, sen yanımda olmazsan? Ölürsem, bu dünyada yapayalnız kalırsın,” derdi.
En ufak bir şeyde hemen kalbi sıkışırdı. Ben de her seferinde korkar, ilaçları yetiştirmeye çalışırdım. Nerede durduklarını, hangisinin kalp, hangisinin sinir için olduğunu ezberlemiştim. Bu yüzden çocukken doktor olup annemi iyileştirmeyi hayal ederdim.
Ama şehrimizde tıp fakültesi yoktu. Başka bir şehre gitmekse imkânsızdı. Annem kiminle kalacaktı? Hep çok mütevazı bir hayat sürdük, annem emekli olunca zar zor geçinir olduk. Liseyi bitirince işe girdim.
Evimize yakın küçük bir noter bürosu vardı. Kapısında iş ilanı bile yoktu. Şans eseri uğradım, belki bir iş çıkar diye. Tam zamanında gelmiştim.
Büroda birkaç kişi çalışıyordu. Girişte hamile bir kız oturuyordu. Randevuları ayarlıyor, telefonlara bakıyor, küçük işleri hallediyordu. İş bitiminde ofisi temizlemesi, çöpleri atması gerekiyordu. Yani aynı zamanda temizlikçiydi.
Patrona artık yerleri silip kovaları taşıyamayacağını, bir temizlikçi alınması gerektiğini söylüyormuş. Ama patron öyle hemen karar vermemiş. Doğum iznine çıkınca zaten yerine birini bulurlardı. Neden fazladan eleman alsınlardı ki? Ben tam da o sırada çıka geldim. Terbiyeli ve güvenilir görünüşüm işe yaramıştı, beni aldılar.
Hava yağmurluysa gün içinde de yerleri silmek gerekiyordu. Geri kalan zamanlarda yapacak pek bir şey yoktu. Sekreterin küçük işlerini yapıyordum: evrakları dosyalıyorum, müşterileri içeri alıyordum, fotokopi çekiyordum. Bana bilgisayar kullanmayı da o öğretti.
Doğum iznine ayrılınca, yerine kimseyi aramadılar. Çünkü ben zaten her şeyi öğrenmiş, işi kavramıştım. Artık çifte maaş alıyordum ve buna çok seviniyordum.
Okuldayken mahallede yaşayan bir çocuk hoşuma giderdi. Beraber okuldan dönerdik, birkaç kez sinemaya davet etmişti. İşte o zaman annem beni uyarmıştı: “Erkeklerin hepsi aynıdır. Sadece bir şey isterler. Seni kandırır, sonra da bırakıp gider. Sonra benim gibi tek başına çocuk büyütürsün.”
“Babam da seni kandırdı mı? Bu yüzden mi fotoğraflarını yaktın?” diye sordum.
Annem şaşırdı, ama hemen toparlandı.
“Hayır, bizimkisi öyle değildi. Aşktı bizimki, evlendik, sonra sen doğdun. Ama yine de beni bıraktı, daha genç ve güzel birini buldu. Bütün erkekler haindir. Sakın güvenme,” diye tekrarladı.
Tabii, beni “kendine doğurduğu” gerçeğini atlamıştı.
Okul bittikten sonra o çocuk üniversiteye gitti. Artık nadiren görüşüyorduk. Bir gün onu bir kızla gördüm. Gözlerini kaçırdı, beni tanımamazlık yaptı. “Hepsi haindir,” diye annemin sözleri aklıma geldi.
Büroya gelen genç müşteriler bana ilgi gösteriyordu. Ama hepsini reddediyordum. Bir de annem sürekli hastaydı, ilgi bekliyordu. Tansiyonu çıkıyor, beli ağrıyor, eklemleri sızlayıp duruyordu. Son zamanlarda kalbi daha sık sıkışıyordu. İşten çıkar çıkmaz eve koşuyordum.
Ne zaman biriyle görüşmeye kalksam, annem hemen arar, kalbinin tekrar ağrıdığını söylerdi. Sanki hissediyordu. Eve yıldırım gibi yetişir, ambulans çağırırdım. Aslında ciddi bir şey olmazdı, doktor iğne yapar giderdi, ben de rahatlayıp işe dönerdim. Ama görüştüğüm kişi beni beklemeyip kaybolurdu.
Böylece gençliğim uçup gitti, annemse hâlâ yaşıyordu. Giderek daha çok “hastalanıyor”, yataktan çıkmaz olmuştu. Erkekler de artık bana bakmıyordu. Sade giyiniyor, saçlarımı topuz yapıyordum. Makyaj yapmıSonunda anladım ki, bazen sevgi, birinin hayatını zehir etmek değil, onun özgürce yaşamasına izin vermek demekmiş.




