Kahraman Baba

**Kahraman Baba**

Ayşe, market poşetini tutarak üçüncü kata çıkarken adımları sayıyordu. Tıpkı oğluyla anaokulundan dönerken yaptığı gibi. Emre, onu dikkatle takip eder, birkaç ay sonra kendi kendine saymaya başlardı. “Ne çabuk büyüdü. Allah’ım, lütfen sağ salim geri dönsin…” diye içinden geçirdi, bir dua gibi tekrarlayarak.

Üst kattan bir kapı çarpma sesi geldi, hızlı adımlar merdivenlerde yankılandı. Ayşe, ikinci ve üçüncü kat arasındaki sahanlıkta durdu, kenara çekildi.

“Merhaba teyze!” diye neşeyle selamladı onu, mahallenin on dört yaşındaki kızı Elif.

“Elif, bekle! Şapkanı unuttun!” diye bağırdı annesi yukarıdan.

Kız, isteksizce geri döndü.

“Hava sıcak zaten. Şapkayla uğraşmaktan bıktım,” diye mırıldandı.

Annesi aşağıya koştu, ördüğü şapkayı kızına tutuşturdu.

“Akşam serin olur. Geç kalma, duydun mu? Dans kursundan sonra hemen eve gel.”

“Tamam.” Elif, şapkayı aldı ve aşağıya doğru koştu.

“Tamam değil, şapkanı giy!” diye arkasından seslendi annesi.

“Merhaba Ayşe. İşten mi geliyorsun? İşte şu yaramaz, şapkasız çıkmaya çalışıyor, sonra hasta olup burnunu çekecek,” diye dert yandı komşu.

Birlikte merdivenleri çıkmaya başladılar. Ayşe tekrar adımları sayıyordu, ama komşu sözünü kesti.

“Oğlun nasıl? Arıyor mu?”

“Hayır,” diye iç çekti Ayşe.

“Evet, çocukları yetiştiriyoruz, büyütüyoruz, sonra büyüyüp gidiyorlar. Biz de bekliyoruz, endişeleniyoruz. Başka ne yapabiliriz ki? Oğul için korkuyor insan, kız için daha da fazla. Kaçar da, nerede, kiminle, diye düşünür durursun. Ama onun aklı fikri dans edip eğlenmekte.”

Ayşe, kendi kapısının önünde durdu. Ceketinin cebinden anahtarı çıkarırken, komşusu kendi kapısının ardında kayboldu. Ayşe içeri girdi ve alışkanlıkla vestiyere baktı. Her gün kalbi heyecanla atarken, Emre’nin orada durduğunu görmeyi umuyordu. Ama askıda sadece onun mevsimlik montu asılıydı.

Poşeti ayakkabılığın üzerine koydu ve üzerindekileri çıkarmaya başladı. Eskiden Emre, onu karşılamak için koşar, hemen yeni haberleri anlatmaya başlardı.

“Bekle, bir üzerimi çıkarayım,” diye yorgunlukla söylenirdi. “Poşeti elleme, ağır.”

Sonra büyüdü ve artık işten döndüğünde Ayşe onu çağırır, poşeti mutfağa götürmesini ister, okulda neler yaptığını sorardı.

“Her şey iyi,” diye geçiştirir, poşeti mutfağa götürür ve hemen odasına çekilirdi.

Sonra liseyi bitirdi, üniversiteye başladı. İşten döndüğünde artık onu evde nadiren buluyordu. Haberlerini paylaşması gittikçe seyrekleşmişti.

“Belki bir kedi alsam? Beni karşılar, eve dönmek bu kadar zor gelmez…” diye iç çekti Ayşe. Her işten döndüğünde böyle düşünür, sonra unuturdu. Aceleyle bir şeyler atıştırır, televizyonun karşısına geçer, haberleri izlerdi.

Ekrandaki erkeklerin yüzlerini dikkatle incelerdi. Hepsi aynı üniformayı giymişti. Yarısı maskeliydi. Gözleri farklıydı ama bakışları aynıydı: yorgun, sakin, ama umutla kameraya dikilmiş.

Dört ay önce

“Emre, evde misin?” diye seslendi, kapıyı açarken.

“Evet.” Emre yavaşça odasından çıktı.

“Niye bu kadar erken geldin?” Ayşe poşetle mutfağa yöneldi, Emre peşinden ağır adımlarla geldi. “Aç mısın?” Poşeti bir sandalyeye koydu, içindekileri dolaba ve buzdolabına yerleştirmeye başladı. Emre karşısındaki sandalyeye oturdu.

“Niye sessizsin? Bir şey mi oldu?” Ayşe, elindeki peynir paketiyle donakaldı.

“Sağlamım. Her şey yolunda, anne.”

Ama Emre’nin tedirgin ifadesi hoşuna gitmemişti. Peyniri buzdolabına koydu, boşalan poşeti katlayıp dolaba yerleştirdi.

“Yarın kahvaltıya peynirli gözleme yapacağım,” derken, oğlunun yüzüne dikkatle bakıyordu.

“Otur.” Sandalyeyi işaret etti. Ayşe oturdu, ama kalbi aniden sıkıştı.

“Beni korkutuyorsun. Ne oldu ki? Evlenmeye mi karar verdin?”

“Anne, cepheye gidiyorum.”

“N-ne?” diye kekeledi. “Birdenbire mi? Askerliğini bile yapmadın…”

“Hemen değil. Söylemedim ama önce eğitim alacağım, sonra…”

“Hayır,” diye kafasını salladı Ayşe. “Daha üniversiteyi yeni bitirdin, iyi bir iş buldun… Peki ya ben? Beni hiç düşündün mü? Benden başka kimsen yok… Bana böyle yapamazsın. Niye? Ne oldu?”

“Savaş oldu, anne. Kenarda duramam. Sağlıklı, güçlü bir adamım, eğitimim de uygun.”

“Sen adam değilsin, daha çocuksun. Daha yirmi üç yaşındasın…”

Oğlunun sert bakışlarına çarpınca sustu. Gözlerinde biriken yaşlar titredi, oğlunun yüzü flu göründü. Ayşe gözlerini sildi.

“Ne zaman?” Yanağından iri bir damla yaş süzüldü.

“Yarın. Anne, özür dilerim, ama diğerleri oradayken saklanamam…”

Sandalyeden fırladı, oğluna sarıldı.

“Gitmene izin vermeyeceğim…”

“Anne, kararımı verdim.” Emre, onun ellerini nazikçe çekti.

Sonra bir şekilde sakinleşmişlerdi. Uzun uzun konuştular. Emre, bu kararını anlatEmre ile aralarındaki bu sessiz gerilim çözülmüştü, ancak Ayşe biliyordu ki gözyaşları ve dualarla dolu yeni bir bekleyiş henüz başlıyordu.

Rate article
Lifequest
Kahraman Baba