Bunu da mı yaşayacaktım…

Şimdi tam da bunu istiyordum…

Leyla tek başına yaşıyordu. Eşiyle çocuk sahibi olamamışlardı. Önce umut ettiler, uğraştılar, sonra bir çocuk evinden çocuk almayı düşündüler. Bu kararı Leyla vermişti, eşi pek oralı değildi. Onun için her şey yolundaydı. Belki de Leyla bu büyük adım için fazla düşündü, bekledi, ama zaman acımasızca aktı ve kırkından sonra bu fikirden vazgeçti. Korkmuştu, açıkçası.

Eşi Mehmet’in tutkusu doğa yürüyüşleriydi. Sırt çantalı, çadırlı kamp gezileri, kamp ateşi başında şarkılar… Şunu söyleyelim, gitarı güzel çalardı. Sosyal biriydi, her türlü toplantıyı, kalabalığı severdi.

Gençken Leyla da böyle bir hayattan hoşlanıyordu. Ama yaş ilerledikçe yoruldu. Her hafta sonu sırtında çantayla kilometrelerce yürümekten, pazar akşamı son model bir yorgunlukla eve dönüp pazartesi işe gitmekten bıkmıştı. Sivrisinek ısırıkları, rüzgâr yanığı yüzü, bakımsız tırnaklar… Artık hafta sonları biraz daha fazla uyumak, sıcak bir duş almak istiyordu, soğuk dere suyunda yüzünü yıkamak ya da kirli bir gölette yıkanmak değil. Sıcak bir tuvaleti kullanmak istiyordu, sivrisineklerin ısıracağı bir tahtaya çömelmek değil.

Fazla macera da yoruyor insanı. Beli sık sık tutuluyor, eklemleri ağrıyordu. Sonunda Mehmet’le gezilere katılmamaya başladı.

O da birkaç kez kendini zorladı, katılmadı. Ama onun mutsuz olduğunu, yerinde duramadığını görüyordu. Sonunda, gitmesi için ısrar etti. Mehmet sevinmişti.

“Niye saldın adamı tek başına? Söylemiştim sana, birileri kapacak onu. Bırak zamanla sakinleşirdi,” diye çıkıştı arkadaşı.

“Gençken kapmadılar, şimdi mi kaptıracak?”

“Boşver öyle deme. Erkek dediğin her yaşta değerlidir,” dedi arkadaşı başını sallayarak.

“Eee? Şimdi de ağrılarıma rağmen onunla gitmemi mi öneriyorsun? İstemezsen de evde aldatır. Geziye çıkması gerekmez ki. Hem bizim belirli bir grubumuz var.”

“Hadi hadi,” dedi arkadaşı.

Mehmet bir daha Leyla’yı çağırmadı. Tek başına gitti. Zamanla birbirlerinden uzaklaştılar. Konuşacak ortak konuları, paylaşacak anıları kalmamıştı. Ama Mehmet’te tuhaf bir şey fark etmedi.

Ta ki bir gün eve düşünceli, dalgın geldi.

“Bu sefer nereye gittiniz?” diye sordu Leyla, çorbayı ısıtırken.

“Eski rotaya, sen de gitmiştin. Aramıza yeni katılanlar var.”

“Fotoğraflar? Ne çektin, gösterir misin?” diye onu konuşturmaya çalıştı.

“Dediğim gibi, eski rota,” dedi Mehmet, gözlerini tabağına dikerek.

Leyla inanmış gibi yaptı. Arkadaşının uyardığı şeyin olduğunu hissetti.

Mehmet üç gün sessiz kaldı, sonra pat diye açıkladı:

“Affet. Aşık oldum. Ciddi ciddi. Benim başıma gelir miydi hiç,” dedi gözlerini kaçırarak.

“Hemen mi?” diye şaşırdı Leyla.

“Senin yerine onu aldılar. Birkaç gezide birlikte olduk. Onsuz yaşayamam.”

“Genç mi?”

Mehmet sustu.

“Anladım. Peki ne yapacaksın? Ona mı gideceksin?” Leyla insan yüzünü korumaya, çığlık atmamaya, kavga çıkarmamaya çalışıyordu.

“O da kocasından boşanıyor. Bir oğlu var. Kalacak yeri yok, buraya getiremem elbet. Mülkü bölüşelim,” dedi Mehmet, sonunda gözlerini Leyla’ya kaldırarak.

“Neden kendi evini bölüşmüyor?”

“O ev kocasının. Eğer kabul etmezsen, ben… Bilmiyorum…” dedi Mehmet ayağa fırlayıp odada volta atarak.

Ev evlilik sırasında alınmıştı. Tabii ki Leyla’nın içi isyan etti. Uzun düşündü, sonunda kabul etti, kendine uygun bir seçeneği seçme hakkını saklı tutarak. Mehmet’in sevincini görmek acıtmıştı.

“Yok artık, senin saf olduğunu biliyordum ama bu kadar değil,” dedi arkadaşı parmağını şakağa götürerek.

“Haklısın. Ama orada bir çocuk var. Onun suçu ne? Canavar değilim ya. Tek başıma büyük bir daireye ne yapacağım?”

Leyla şanslıydı, aldığı bir odalı daire aydınlıktı, aynı semtte, işine yakın, yeni tadilat görmüştü. Mehmet’in evini merak etmedi. Neden etsin ki?

Tek başına kalmıştı, bir odalı bir evde, ne kocası ne çocuğu vardı. Alışırdı.

Bir gece geç saatte telefon çaldı. Kardeşi. Nadiren arardı, doğrusu sadece bir kez, babaları öldüğünde.

Leyla küçük bir kasabadan büyük şehre okumaya gelmişti. Yurtta kalmış, sonra evlenmişti… Akrabalarına göre zengin sayılırdı. Şehirde yaşıyor, çalışıyor, kendi evi var. Tabii ki zengin. Hepsi ondan pahalı hediyeler bekliyordu. Önce sık sık kasabaya giderdi, ama ailesinin gözlerindeki kıskançlık, zenginlik lafları rahatsız ediyordu. Nasıl anlatırdı ki, ev zenginlik değil zorunluluktu, şehirde yaşam pahalıydı?

Ailesi için küçük oğulları göz bebekleriydi. Büyüyünce onları terk etmez, yardım ederdi yaşlılıklarında. Tüm umutları, konuşmaları onun üzerineydi. Oğul, varis. Kısaca, Leyla kendini dışlanmış, yabancı gibi hissediyordu. Gitmez oldu. Sonra Mehmet doğa yürüyüşlerine merak sardı, vakti kalmadı.

Babası on yıl önce ölmüştü. Kasabaya son gidişTelefonun diğer ucundaki ses, yıllar sonra hayatına yeniden giren Mehmet’in hüzünlü itirafıyla son buldu: “Beni affet Leyla, her şey bir yanlış anlamaymış.”

Rate article
Lifequest
Bunu da mı yaşayacaktım…